Giriş |  Kayıt
"İnsanın dostu yoktur, saadetin dostu vardır."
NAPOLYON BONAPARTE
 
 
 

Yazar ismi :  adem dursun (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de adem dursun isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      AKLI YETİK İSMAİL  






Aklı Yetik İSMAİL...



“Her köyün bir delisi vardır” derler ya... O da bizim köyün delisiydi.
Onu köyün her köşesinde görmek mümkündü; düğünlerde, bayram yerlerinde, köyün futbol maçlarında, panayır yerlerinde, pazar yerlerinde ve cenaze törenlerinde; o hep vardı.
Babamın işlettiği Belediye Kahvesi´nin bir çalışanı gibiydi. Yaz günleri dışarıda oturur, kış günlerinin soğuklarında ise sobanın başında oturur, ısınırdı. Babamın “Adaşım” dediği deli İsmail´in tek rahat ettiği, itilip kakılmadığı yer babamın kahvesi; babamın yanıydı.
16-17 yaşlarında, iri yarı, güçlü kuvvetliydi. İlişilmediği, kızdırılmadığı zaman zararsız, kendi halindeydi İsmail. Hiç sevmediği de yalnızlıktı; köyde, nerede bir toplantı varsa onu orada görmek mümkündü. Düğün hazırlıklarının bir bölümü olan dibek taşı eğlencelerinde o hep vardı. Evlenme çağına gelen köyün genç kız ve delikanlıların, düğün yemeği olan keşkek için buğdayı dibek tokmaklarıyla döverken hep beraber söyledikleri türkülere de mırıldanarak eşlik ederdi İsmail.
Konuşurken dedikleri pek anlaşılmazdı. Fakat onun konuşmasına alışık olan az çok anlardı ne demek istediğini.
İki İsmail, yani babam ve o, çok iyi anlaşırlardı. Hele beraber, karşılıklı bir domino (Üzerleri noktalarla işaretli dikdörtgen biçiminde yirmi sekiz taşla masa üzerinde oynanan bir oyun) oynayışları vardı ki, seyretmeye doyamazdınız. Onlar oynadıkları zaman sanırdınız ki, iki mahallenin futbol takımı karşılaşıyor. Bir tarafta onun seyircileri, diğer tarafta babamın seyircileri. Deli İsmail´in gözleri bozuk olduğundan kalın camları olan gözlüğünü hiç çıkarmazdı. Arada bir gözlüğünün camlarını silerdi. Domino taşlarını çok iyi hesaplayarak yavaş oynadığı için babamın zaman zaman canı sıkılıcınca da:
“Sen düşünüp oynayana kadar ben eve gidip biraz uyuyup dinleneyim adaşım!..”
dediğinde, kızar, terlemeye başlardı deli İsmail. Eh bir de o gün yenilmişse, yanına yaklaştırmazdı kimseyi; kahveden kaçar, birkaç saat de uğramazdı babamın yanına.
Babama “Baba, bu İsmail´e neden deli diyorlar, nesi var onun?..” diye sorduğumda:
“Yok be oğlum, üstüne varıp kızdırmazsan zarasız bir çoduk o. Havale geçirdikten sonra böyle oldu zavallı İsmail. Deli değildir o, aklı yetiktir...” derdi; derdi de “aklı yetik” anlamını bilmezdim.
Hani “deli değil de zırdeli!” gibi anlam verirdim “aklı yetik”olmaya...
Kahveye uğramadıysa eğer, onu kahvenin karşısındaki balıklı havuzun bulunduğu parkın bankında görmek mümkündü. Elinde ya gazete ya da kitap olurdu. Gazete zaman zaman değişse de, kitap hiç değişmez, hep aynı kitabı evirir çevirirdi. Okuyor muydu, yoksa öyle mi görünmek istiyordu; “deliler hiç okuyabilir mi?..” diye düşünüp gülüyordum kendi kendime.
Babamın dediği gibi “O bir aklı yetik”ti...
Son zamanlarda deli İsmail´i pek göremiyordum. Çünkü okula başlamıştım. Eskisi gibi babamın yanına gidemiyordum. Bazen uzun aralarda bir koşuda gelir, iki bisküvinin arasına koyduğum lokumu babamın verdiği şerbetle (şekerli sıcak su) yiyip tekrar koşarak okula dönerdim.
Yaz sıcaklarında başlamıştık okula. Yavaş yavaş havalar soğumuş, ben de okuma ve yazmayı sökmeye başlamıştım. Sınıfımda anlattığım öyküleri diğer sınıflar da da anlatığım oluyordu.
Nihayet ilk kar yağmış, okul bahçesinde kar topu oynamaya başlamıştık.
Şehnaz öğretmen, her sene kışın kar yağdığında okuldaki sınıflar arasında “En İyi Kardan Adam Yapma Yarışı” düzenlendiğini, bu sene de aynı yarışmanın yapılacağını söylediğinde bütün sınıf coşmuştuk sevincimizden.
Ve beklenen gün gelmiş, okulun bahçesinde, her sınıf kendisine “En Güzel Kardan Adam”ı yapmak için yer seçmişti. Okulun çocukları bir oraya bir buraya koşuşturup, heyacanla topladığı karlardan kardan adam yapmaya çalışıyorlardı.
O ara bir köşede bizi biri gözetliyordu: Deli İsmail...
Yarışmanın kuralı vardı: sadece teneffüslerde yapılacaktı kardan adam. Her sınıf zil çaldığında yarışmayı bırakıp derse girecek, diğer teneffüste bırakılan yerden devam edilecekti.
Son teneffüste de her sınıf kardan adam yapmaya devam etmiş, bitiren bitirmiş, bitiremeyen sınıf yarım bırakmak zorunda kalmıştı. Zil çaldığında her sınıf sınıfına dönmüş, heyacanla yarışma sonucunu beklemeye koyulmuştu.
Ders zili çalındığında herkes bahçeye koşmuştu sonucu öğrenmek için. Okul müdürümüz Orhan Pamuk, sonucu bildirecekti. Hangi kardan adamın önünde duruyorsa o kazanmış olacaktı yarışmayı. Hepimiz heyacanla bekliyorduk nerede duracağını.
Bütün kardan adamların önünden geçmiş, birinin önünde durmuştu Orhan Pamuk. Bu kış okulun “En Güzel Kardan Adamı” onun önünde durduğu kardan adamdı.
Hangi sınıf yapmıştı acaba?
Bizim sınıfın kardan adamı değildi!.. Sadece biz değil, herkes bir ağızdan “Tüh be!.. kazanamadık!..” bağırışları yükseldi. Orhan Pamuk:
“Evet çocuklar, yarışmanın sonucu önünde duruyorum. Bu senenin en güzel kardan adamı bu!.. Hangi sınıf yaptı bu kardan adamı?”
Hakikaten çok güzel bir kardan adam yapılmıştı. Burnu, kulakları, ağzı, şapkası, boyun atkısı, hatta at kuyruğundan saçları bile vardı. Dikkati çeken bir şey daha vardı ki, kalın camlı gözlükle elinde tuttuğu kitabı okuyor olmasıydı. Her sınıf sırayla kardan adamı seyretmek için öne çıktı.
Az önce hep bir ağızdan “Tüh be, biz kazanamadık!” diyen okulun çocukları, bu güzel yapılmış kardan adam karşısında ”Vay be! Helal olsun bunu yapan sınıfa!..” diye bağrışıyorlardı.
Fakat hiçbir sınıf ta “Biz yaptık” demiyordu.
Müdürümüz tekrar sordu:
“Bu güzel kardan adamı yapan hangi sınıf çocuklar?.. Tebrik edelim o sınıfı...”
Yine ses yoktu kimsede.
Oysa ben anlamıştım kimin yaptığını.
Şapkanın ve boyun atkısının renginden.
Bir de en önemlisi, kalın camlı gözlük ve kardan adamın elinde tuttuğu kitap...
Tüm bunlar sadece bir kişiye aitti; sınıfa değil!..
Çünkü bu gözlüğü köyümüzde bir kişi takıyordu: Köyümüzün delisi...
O yapmıştı bu senenin En Güzel Kardan Adamı´nı.
Yani AKLI YETİK İSMAİL...
Müdür etrafına bakınmaya başlamıştı; birisini arıyordu sanki:
“Anlaşıldı çocuklar... peki kimin yaptığını bilen veya tahmin eden var mı?”
Peki şimdi ne olacaktı? Parmak kaldırıp söylesemiydim İsmail´in yaptığını... Sağıma soluma bakındım; bu kardan adamı o yaptığına göre, hala okulun bahçesinde miydi acaba? Evet görmüştüm onu; söğüt ağacının arkasında bizi gözetliyordu. Söylemem lazımdı:
“Ben biliyorum öğretmenim... İSMAİL...”
“Doğru Ahmet... Peki sen nereden biliyorsun onun yaptığını?
“Kardan adamın şapkası, boynundaki atkı, elinde tuttuğu kitap ve de en önemlisi de kardan adamın gözlerindeki gözlükten!..”
“Evet Ahmet, iyi bir gözlemcisin. Bu gözlükler ve kitap İsmail´e ait. Kitabı seneler öncesi ben ona vermiştim. Senelerdir aynı kitabı taşıyor cebinde. Sait Faik´in bir öykü kitabıydı. Bugün gibi hatırlıyorum. İsmail çok çalışkan bir talebemdi. Birkaç haftada okumayı öğrendiği için mükafat olarak bu kitabı ona ben vermiştim. Fakat ikinci sınıftayken geçirdiği bir hastalık sonucu okula gelemedi. Pek te iyileşemedi. Gözleri de bozulunca bu kalın camlı gözlüğü taşır oldu. Söylemek istediklerini de karşısındakine anlatamadığı için de sinirlenip bağırdığından adı da deliye çıktı. Köyümüzün insanları da senelerdlr AKLI YETİK´le AKLI YİTİK´in anlamlarını karıştırıp; onun için AKLI YİTİK anlamına gelen DELİ kelimesini kullandılar. Oysa bilgili akıllı anlamına gelen AKLI YETİK İSMAİL´dir doğrusu!.. Kısacası İsmail deli değildir çocuklar!.. Ahmet git onu ağacın arkasından buraya getir. Ona ödülünü verelim...”
Demek ki Orhan öğretmen de görmüştü onun nerede gizlendiğini. Koştum, yanına gittim. İsmail ağlıyordu. Bana sarıldı. Gözlüksüz pek iyi göremediğinden elinden tutup YILIN EN GÜZEL KARDAN ADAMI´nın yanında bekleyen Orhan Pamuk öğretmenin yanına getirdim. Müdürümüz kardan adamın gözlerindeki gözlüğü alıp İsmail´in gözlerine taktı. Elindeki torbadan çıkardığı şapkayı İsmail´in başına, atkıyı da boynuna doladı. Bir paket daha çıkardı torbadan. Onu da İsmail´e uzatarak:
“İsmail, yaptığın kardan adam bu yılın En Güzel Kardan Adamı seçildi. Senelerdir aynı kitabı okuya okuya eskitmişsin. Onun için de Sait Faik´in yeni bir kitabını da sana okulumuzun öğrencileri hediye ediyorlar. Her zaman odamdaki kitaplık sana açık. Gel istediğin kitabı al...”
İsmail heyacanlanmıştı. Orhan öğretmene sarıldı. Ağlıyordu. Kendi kelimeleriyle teşekkür etti. Okulun bütün öğrencileri hep bir ağızdan:
“Çok yaşa İsmail Ağbi!.. Okulumuzun birincisisin sen... En büyük İsmail!..”
O günden sonra köyümüzün DELİ İSMİL´i değildi o.
Çocukların İsmail Ağbisi...
Büyüklerin de AKLI YETİK İSMAİL´iydi...

ADEM DURSUN
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu adem dursun üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.