Giriş |  Kayıt
"Okumak; insana olgunluk, konuşmada canlılık, yazmada açıklık verir."
BACON
 
 
 

Yazar ismi :  Eyyüp Yıldırmış (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Eyyüp Yıldırmış isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      Angut Kuşunun Vefası  
Bu ilk avım olacaktı. Yaradılış itibari ile tüm canlıların yaşama hakları olduğuna inan biriyimdir. İçinizde benim gibi olanlar vardır, inkâr etmeyin buna eminim. Hadi bana, ben gözümü kırpmadan bir başka canlıya kıyabilirim deyin bakalım. Eğer normalin dışında bir ruh hali taşımıyorsanız, çoğunluk benim gibidir. Av bu senin anladığın gibi bir şey değil, bir tür spor deseniz bile beni kararımdan döndüremezsiniz.
Kasabaya yeni gelmiştim. İlk birkaç hafta tanışma ve kasabaya uyum ile geçmişti. Ben çabuk uyum sağlayan bir insan değilimdir ama buraya her nedense hemen ısınıvermiştim. Bunda az sonra anlatacağım olayları beraber yaşadığımız insanların yadsınamaz katkısı vardır. Yağmurlu bir nisan akşamında kasabaya son seferini yapan arabadan inmiştim. Daha önce telefonla konuştuğum okul müdürüm; kasaba belediyesine ait minibüsün son seferine yetişirsen seni kahvede beklerim demişti. Beklerim demişti ama kasabanın meydanındaki tek kahvede onu bulamamıştım. Birden havanında etkisi ile içim iyice kararıverdi. Ne yapacaktım ben.
-Hoş geldin öğretmen bey,
Sesin geldiği yönü kestirememiştim. Sağıma soluma şaşkın bakışlar atarken bana yaklaşan birini gördüm aniden.
-Hoş geldin, beni müdürüm yolladı. Kendinin işi olduğu için seni ben karşıladım.
Biraz içim rahatlamıştı. Sobanın yanındaki bir masaya buyur etti beni(buranın iklimi gündüzleri sıcak geceleri serin olduğundan soba şimdiden yanıyordu). İki bardak çay içtim ama yol yorgunluğu gözlerim kapanmaya başlamıştı.
-Hadi gidelim dedi, yol yorgunusun.
Kalktık beraberce belediyenin misafirhanesine doğru yola koyulduk. Kasabanın ortasından geçen derenin yanından yürüdük. Yağmur kesilmişti ama yollar toprak olduğundan ayaklarımız çamura bata çıka yürüyorduk. İki katlı bir binanın üst katına çıktık. Arkadaşım(şu an arkadaş değiliz ama gelen günlerde gerçek arkadaşım olmuştu), beni bir adaya buyur etti ve çıkıp gitti. İçeri girip lambanın düğmesini çevirip yaktım. Bavulumu bile boşaltmadan kendimi yatağın üstüne bırakıverdim. Dışarıda şırıl şırıl akan derenin ninnisine rüzgârda sallanan kavak dalları eşlik ediyordu.
Sabahleyin ilk gün ışığında gözümü açmıştım. Kalktım traş oldum. Takım elbisemi giyip yola koyuldum.
Okul kasabanın az biraz dışında yokuşun sonundaydı. Öyle tarif ettiler. Çocuklar boyunlarında bezden çantaları, ayaklarında kara lastik ayakkabıları ve tarlada çalışmaktan kararmış yüzlerindeki tebessüm ile okul yoluna koyulmuşlardı bile. Çoğu ile ilk o gün karşılaşmıştık.
Okul girişinde tanıdık bir yüz karşıladı beni. Dün akşam beni karşılayan okulun tek memuru, yani Ramazan… Namı diğer “Manavın Ramazan”. Ramazanı görünce sevinmedim diyemem nede olsa kısa da olsa bir geçmişimiz vardı Ramazanla(dün akşamki tanışma faslından söz ediyorum).
Asıl konumuza dönecek olursak: Neredeyse aynı yaşta olduğumuz Ramazanla aramız ilk günden itibaren hep iyi olmuştu. Zaman zaman bekâr evimi (ev dediğime aldanmayın bir oda, bir banyo, tuvalet ve mutfak) ziyaret eder dereden tepeden konuşurduk.
Günlerden bir kış günü okul çıkışı yine bende toplanmıştık(toplanmıştık çünkü bu sefer başka misafirlerimde vardı). Laf döndü dolaştı av ve avcılığa dayandı. Başladı herkes bir av anısı anlatmaya. Pek hevesli dinlemiş olacağım ki, iki hafta sonraki ava sende gel öğretmen dedi içlerinden biri. Olur, gelirim dedim. Asıl amacımın yazını çok sevdiğim kasabanın kışını da merak etmem olarak söyledim ama yine aslında hiç ava çıkmamış olduğumu da hatırlattım arkadaşlarıma.
İki hafta zorlukla geçti benim için. Kış iyice bastırmış her yanı bembeyaz yapmıştı. Hafta sonu gelince saatimi sabahın erken bir vaktine kurup yattım.
Dün akşam çiseleyen kar sabahleyin her yanı sarmıştı ama bu bizi yolumuzdan etmedi. Manavın Ramazan, defineci Hıdır ve birde ben. Arkadaşlarım küçüklükten avcı. Bir acemi benim içlerinde. Sabahın ilk ışıkları kasabayı yalamaya başlamadan buluştuk. Meydanın sağ yanına düşen kahvenin ilk müşterileri bu sabah bizdik.
-Hayırdır öğretmen bey dedi kahveci. Yolculuk mu var. Tatillerde benim ilk minibüsle Akşehir’ e gittiğimi bildiği için ilk aklına gelen buydu.
-Yok dedim bu sefer av için.
-Ne avı dedi merakla kahveci.
-Bilmem dedim ne olursa artık. Lafımın arkası gelmeden av arkadaşlarım çeşmenin yanında belirmişlerdi bile. Yerimden kalkıp yolun yarısında karşıladım onları.
-Gelin birer bardak cay içelim diyorum ama onlar yola biran önce çıkmak istiyorlar. Haklılarda ne kadar erken davranırsak o kadar iyi. Kasabanın içindeki buz tutmuş toprak yoldan kara bata çıka yürüyoruz. Önce bir yokuşu tırmanıyoruz ayaklarımızın altında kardan izler bırakarak. Yokuşun sonunda geri dönüp baktığımızda tüm kasabanın bir pamuk tabakasını andıran karın altında maket gibi kaldığını görüyoruz. Tuhaf bir duygu sanki bizler birer dev kasabada elimizi uzatıp alt üst edeceğimiz bir yazboz tahtası gibi. Manavın Ramazan,
-Ne daldın hocam diyince,
-Hiç diyorum bu kasabayı kar altında ilk görüşüm onu seyrediyorum.
-Daha ne güzel manzaralar göreceksin bu ne ki diyor bu kez hıdır. Güneş iyice kendini belli ediyor. Yaz günlerindeki kadar etkili olmasa bile ışıkları içimizi ısıtmaya yetiyor güneşin. Tekrar yola koyuluyoruz. Kasabadan ayrılıp yarı orman yarı ova bir alana giriyoruz. Eli ile uzaklarda bir yeri işaret ediyor arkadaşlarım.
-İşte şurada avlanacağız diyorlar. Gözümü kısıp gösterdiklere yöne bakıyorum ama onların gördüğünü ben göremiyorum. Kar gözlerimi kamaştırıyor. Güneş kendini gösterse bile üşüyorum. Birden yön değiştiriyoruz.
-Şurada kahvaltımızı yapalım sonra yola koyuluruz diyor ramazan. Doğru söze ne denir uyuyoruz. Ovanın başlangıcında eski bir köprünün ayaklarından birine sığınıyoruz. Bir adam boyunda ancak var köprünün yüksekliğinin ama soğuktan korumaya yetiyor bizleri. Yıkık köprünün taşlarından sızan buz sarkıtlarını görüyorum. Etrafıma daha dikkatli bakınınca köprünün ayaklarındaki kesme bir taşta bir kuş kabartması dikkatimi çekiyor.
-Angut kuşu diyor, hazineci. Bir yandan bana bunu söylerken öte yandan sırt çantasından eli yüzü isten iyice dönmüş bir çaydanlık çıkarıyor.
-Angut kuşunu bilir misin diyor. Cevap vermemi beklemeden ‘karnımızı doyururken anlatırım diyor’. Yerden, karların altından iki büyük kaya parçası bulup bir ocak yapıyor çabucak.
-Bak şu köşede yazdan kalma kuru dallar var verin onları da ateş yakalım diyor. Çoğu ıslak birazı kuru dalları uzatıyorum. Ateşi yakıyoruz. Bir yandan çayımızı içip öte yandan içleri peynir zeytin dolu ekmeklerimizi yemeye başlıyoruz. Gözüm yine kabartıya takılıyor ister istemez.
-Yıllar evvel yaşlı bir avcı yaşarmış buralarda. Yaz kış demez her mevsim ava çıkarmış. Bir gün yine böyle bir karlı kış günü ava çıkmış yaşlı adam. Yine buralara düşmüş yolu. Beyaz karlar üstünde kırmızı lekeler hareler görmüş. Kan izlerini takip edince epey ilerde çalıların dibinde angut kuşuna rastlamış. Ondan önce ava çıkan avcılar yaralamış ama her nasılsa ölmemiş kuş. Avcı acımış kuşa iyileştirmiş onu. Yarasını sarmış sarmalamış. Kuşla adam dost olmuşlar. İyileştikten sonra kuşu serbest bırakmış adam. Uçmuş gitmiş kuş.
Günlerden bir gün yine ava çıkmış adam. Her yan yine kar dümdüz. Nere çukur nere dere belli belirsizmiş yine. Epey dolaşmış adam yorulmuş. Gittiği yeri bastığı toprağı bilemez seçemez sezemez olmuş. Toprak diye bastığı yer bir dere yatağıymış. Epey bir yüksekten yere düşmüş adam. Ayağı kırılmış. Ne yapacağını düşünmüş kara kara. Bir yandan da buradan kurtulursa bu iki yakayı bir köprü ile birbirine bağlamaya söz vermiş. Epey bir zaman geçmiş ne gelen var ne giden. Etrafına bakınmış korku ile. Bir dala tünemiş angut kuşunu görmüş birden.
-Git arkadaşlarımı bul beni kurtar demiş kuşa adam. Kuş adamı anlamış gibi uçmuş diğer avcıları bulmuş. Ama bir ateşin etrafında ısınan avcılara yanaşmaya cesaret edememiş. Bir ara fırsatını bulup ateşten yanan bir dalı alıp hızla kaçmış kuş. Yanan dalı yaşlı adama getirmiş. Adam o yanan korla diğer dalları yakmış. Hem ısınmış hem de diğer avcılara işaret yollamış. Bir süre sonra adamın yaktığı ateşin dumanını gören arkadaşları kurtarmışlar yaşlı adamı. Adam bir daha ava çıkmayacağına söz vermiş. Birde öteki sözünü yerine getirmiş. Şu gördüğün köprüyü yaptırmış. Angut kuşuna olan vefası yüzünden de taşlardan birine senin gördüğün kabartmayı yaptırmış.
-Bu hazinecinin sözlerine inanma hocam yine uyduruyor diyen Ramazanı duymuyorum bile. Aklımda angut kuşu ve yaşlı adam...
Karnımı doyurup evime dönmek istiyorum.
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Eyyüp Yıldırmış üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  Canay Gümüşlü Safi
4 .  erhan
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.