Giriş |  Kayıt
"Hayat Tanrının bize sunduğu bir armağandır; onu değerlendirme biçimimiz ise bizim yaratıcıya sunduğumuz armağandır."
LEO BUSCAGLİE
 
 
 

Yazar ismi :  Canay Gümüşlü Safi (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Canay Gümüşlü Safi isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      Bir Buruk Genclik Hikayesi - 17  
Bir spor mağazasından, eşofman altları ve tişörtler ile o geceyi atlatmayı hedeflemiştik. “Peki Simya Hanım, söyleyin bana, nerede yiyelim akşam yemeğimizi, daha doğrusu ne yiyelim?” “Siz ne isterseniz, ama ne olur ağır olmasın, kokmasın bir de. Üstüme sinen yemek kokusundan hiç hoşlanmıyorum.” “Ben de hoşlanmam, peki o zaman otelin restoranını deneyelim o zaman, buralarda istediğimiz şartları bulamayacağımız kesin”. 

Otelin, teras katındaki küçük restoran, tarihi bir tarzda döşenmiş, loş asma lambalar ile dekore edilmişti. Restoranda yemek yiyen tek çift bizdik. Genelde otelde o gece kalanlar, on on beş kişi kadardı ve onlar da sanırım biz gibi o yakada kalmak zorunda olanlardı. Cam kenarındaki iki kişilik masayı seçmiştik ve karşımdaki sandalyeye oturmasına yardım ettikten sonra, ceketimi sandalyemin arkasına asıp oturdum. Üstümde uçuk pembe bir gömleğim vardı, nedense, gömleklerim içinde kendimi pek beğenirdim o zamanlar. Mutlaka ilk fırsatta, ceketi, hırkayı üstümden atmak isterdim. Dışarının ayaz soğuğuna aldırmadan, gömleğin ilk iki düğmesi de açıktı üstelik. Kendimi, hayal gücümle kontrol ettikten sonra, beni dikkatle inceleyen Simya ile buluştu gözlerim. Yarım gülüşümle “Ne haber, ne oldu” der gibi tebessüm ettim. “Çok üşüdüm” dedi. “Aman hasta olma başımıza küçük hanım, bak yarın önemli bir gün. Sağlıklı ve şık olmamız gerekiyor. Ha bu arada kuaför var sanırım resepsiyonda levhasını gördüm, resepsiyonun alt katını gösteriyordu. Aklında olsun.” “Tamam teşekkür ederim, her ihtimale karşı fön makinemi getirdim, çantamda.” “Eeee anlat bakalım Simya, nasıl gidiyor işler, hayat var mı bu şirkette?” “Şirket açısından sorarsanız, evet bence büyüyerek devam eder işler. Ama benim için soruyorsanız, boş verin sormayın.” “Sordum bile, evet senin için?” “Ben bu işletmede ne olduğumu, nasıl bir öneme sahip olduğumu hala kestiremedim. Önemsenmiyorum, sanki sizin profesyonel yaşamdaki acil ihtiyaçlarınızı karşılamak için oradayım. Tabii ki öyle olmalı, bir bakıma.  Ama bunun gittikçe ağır bastığını ve bir yerden sonra, benim de insan olduğum, hassas olduğum düşünülmeyip, herkesin öfkesini giderdiği bir şamar oğlanı olduğumu düşünüyorum.” “Araya giriyorum, şamar kızı diyecektin sanırım, evet seni dinliyorum.” Bütün veryansınları arasında gülümsemesine neden olmuştu bu dediğim ama üzüntülü serzenişlerini kesememişti. “Yani böyle, soru işaretleri ile doluyum, kendimi rahatlatamıyorum, ya da şöyle söyleyeyim, bir an umutlanıyorum, işe asılıyorum, fakat aynı gün ya da ertesinde bir olay oluyor, benim hiç kabahatim yokken birileri gelip bana patlıyor.” “Dolayısı ile ben de suçlular arasındayım, ya da en suçlu benim. Sana bir şey söyleyeyim güzelim, bu dediklerinle büyüdüm ben. Güç kazandım anlamında demiyorum ha, çocuktan böyle yetiştirildim. Sen bir iki senedir buna dayanamadığını söylüyorsun, ben kendimi bildim bileli böyleyim. Bu sanki patron hastalığı. Ya da babamdan, dayımdan bana geçen bir gen. Bilemiyorum Simya, iş yerinde hatamı, kırıcılığımı, yanlış kararımı kabullenemiyorum. Ama böyle dış ortamlarda işte karşında süt dökmüş kedi oluyorum.” Dedim ve masamıza gelen yiyeceklerle bölünen lafıma ara verip, masamın önümü, az sonraki yemek faaliyeti için hazır hale getirmeye başladım. “Sizi anlamak çok zor” diyebildi sadece.  Yarım saat kadar, kendimize odaklanmadan, sadece yediklerimizin tadını yorumladığımız cümleler sarf ettik. Yani pek konuşmadık. Birbirimizi tanıma faslı, iki sade kahve ile yeniden başlamıştı.  “Senin pasaportun var değil mi” dedim. “Evet var.” “Onu, fuar dönüşünde Nurten Abla’ya ver, bir vize alalım sana, çünkü yakında bir distribütörlük görüşmesi görünüyor. Hani geçenlerde, dayımın getirdiği firma vardı ya, hani dört kişi gelmişti. İşte onlar davet etmişler bu sefer bizi. Distribütörlük verme ile ilgili detayları konuşacaklar. Babam, dayımın ve benimle birlikte senin de gitmeni istiyor.” “Hatırladım şimdi, Çek Cumhuriyeti’ndendi değil mi firma?” “Evet Brno’daymış ofisleri, üretim yerleri de yakın dediler ama". Kahvelerimizden alınan birer yudum esnasında izledim birkaç saniyeliğine karşımdaki saflığı ve yine ona takılmak geçti içimden. “Bakalım göreceğiz Çok işimiz var Simya Hanım, o soru işaretlerini öldürmeye başla bence. Dedim sana, işini doğru ve zamanında yaparken, bizim dönem dönem anormalliklerimizi, ya da gerginliğimizi de sönümlemeyi bileceksin. Emin ol, dışarıda da iş hayatı başka değil. Aslında bunu senin de biliyor olman gerekir, dedenin işinden. Neyse, çok yorma kafanı, fakat şunu bilmeni isterim, sana karşı en ufak bir kötülüğüm dokunsun istemem.” Bu lafları sanki benden duymaya alışkınmış gibi hiç umursamadı ve cümlem biter bitmez girdi araya. “Aslında tam patronluk veya işle ilgili değil bu tavırlar, biraz karakter ile ilgili. Mesela, aynı aileden ve yönetimden Cüneyt Bey’i düşünüyorum da, hiç sonrasında pişman olacağı bir tepki vermiyor en azından ben bu kadar sürede gördüğüm o.” Cüneyt ile kıyaslanmama bozulsam da, bunu belli etmemeye çalışarak gülümsedim. “Sen benim yanımda çalıştığın için şikayetçi misin? Ne yani bunu mu anlamalıyım?” Duraksadı bir an. O gözlerindeki tedirginliği yıllar geçse de o yemeğin üstünden, bir türlü unutamadım. Sonradan öğrenecektim, meğer o endişe, onu kendimden uzaklaştıracağımı  düşündüğü içinmiş. Daldı bir kaç saniye gözleri, dudakları yine titremişti. Sanki bir şey söyleyecek gibi, sanki gözleri her an doldu dolacak gibi. “Hayır ben öyle demedim, aslında siz, babanızın, dayınızın da tepkilerini sahiplenip, serzenişte bulunduğum detayları üzerinize alındınız. Ben sizinle çalıştığım, yanınızda çalıştığım için bilakis mutluluk duyuyorum.” Bu kadar uzun cümle kurabildiğine hayret edip gülümsedim. “Sen edebiyatı seviyorsun Simya.” Dedim ve o boğuk kahkahamı atarak konuşmaya devam ettim. “O ne sözler, bilakis falan, hoş benim de senden kalır yanım yok, özellikle, yazım, manâ, imlâ kuralları, bir yazıyı okurken olmaz ise olmazlarım, tabi, bu konuşmama ve yazılarıma da yansıyor.” Yine saçmalama sınırlarına geldiğim için, beni kibarlığından dinlemeye çalıştığını hissetmiştim. Konuyu değiştirmeliydim,            “Sana bir şey soracağım Simya, neden dedenin dükkanlarından birinde çalışmıyorsun? Hem patroniçe olursun, hem de özgür olursun.” İşte şimdi, asi Simya huzura geliyor ve ukalâ bir gülümseme oturuyordu yüzüne Başını hafifçe öne eğip, gözlüklerinin üstünden bakarak tek bir cümle söyledi. “O patroniçe dediğiniz kavramdan kaçmak için buradayım.” Ve beni şaşırtacak cümlelerine devam etti. “Hani, ofise ilk gittiğimiz günün sonuna doğru size bir soru sormuştum ve cevabınız “Tetiğim olacaksın”dı, işte siz beni tetiğiniz görmek istediniz, ben de sizi patronum. O yüzden birlikte çalışıyoruz.” O genç adamın yüzünü hatırlıyorum. Gülmekle, gülmemek arasında kalan bir yüzle bakakaldım yüzüne. Dudaklarımın arasından çizgi halinde dişlerim görünüyordu eminim, ve ona irileşerek odaklanan gözlerim onu güldürmüştü. “Bakmayın bana öyle, abes bir şey demedim ki, siz sordunuz ben cevap verdim. Aslında hayatta böyle bir şey değil mi? Birinin, bir şeyin bir yerin yakınında olmak isterseniz orada olursunuz. Kimse kimsenin başına silah dayamıyor. Herkes tercihleri ile bir yerlerde.” Gülümsedim, hatta ufak da bir kahkaha patlattım.  “Bence de küçük hanım. Benim ne zorum vardı da seninle çalışıyorum.” Başımı iki yana sallayarak önüme baktım ve sustum. Sonra, Japon kızların karşımda eridiği o bilmem kaç numaralı bakışı vermek için, önüme eğdiğim başımı yavaşça kaldırarak, gözlüklerimin üzerinden baktım ve yüzümde o yarım gülümsemeyle, yani dudak büküşüm ile ondan bir pas bekledim. “İstemiyorsanız gidebilirim. Sorun yok, beni kovabilirsiniz.” “Sen benim dediklerimi yapma, geciktir bak o zaman ben seni nasıl kovuyorum” dedim, “Halâ bana yazdan kalan bir dondurma damlasının borcunu ödemedin, onu ne yapacağız?” diye yumuşattım az önceki patronumsu çıkışımı. Göz de kırptığıma eminim. “Peki o zaman, bir hafta sonu sizi Kumla’ya götüreyim.  Dedemlerin yazlığı var. Hem belki vakit olursa Bursa’ya geçeriz.” Ummadığım bir davetti. O an  Simya’nın saf bir yanının olduğunu gördüm bir kere daha. Ve o kızı umutlandırmanın başıma büyük dertler açabileceğini fark ettim. Belirli bir süre sessiz kalınca, devam etti sanki aklımı okumuş gibi. “Saf köylü kızları gibi mi göründüm oradan, hemen genç veliâhtı elde etmek için, onuna bir evde yalnız kalmanın hayallerini kuran safdil bir kız gibi, hı?”  Bir an meydan okumak istedim ve o tetikleyici cümleyi sarf ettim. “ Ne yani ben seni Bayramoğlu’na götürdüğümde sana sahip mi olmak istedim?” “O nasıl söz öyle, nereden çıkarıyorsunuz? Sadece bir anda çıkıverdi az önceki samimi teklif, yoksa bir art niyetim yok size karşı.  Siz de beni yanlış anladıysanız, kibarca düzelteyim demiştim. Bence İstanbul içi bir mekan seçsek yemek veya gezi için daha iyi olacak gibi. Şehir dışına ikimizin berber çıkması sıkıntı da yaratabilir.” “Simya, sana geçen şey diyeceğim, aslında bunu daha önce de dedim diye hatırlıyorum. Kaderde ne yazıyorsa o olacak, bunu biliyorsun değil mi? Sen istemesen de, kaçsan da saklansan da ya da birbirimizden saklansak da, aramızda bir şeyler olacaksa, bunu engelleyemeyeceğiz. O yüzden lütfen böyle tedirginlikler, gerginlikler oluşturma beyninde.” Böyle saatlerce konuşabilirdik. Konuşabilmeyi isterdim de. Ama  o akşam ikimizde kahvelerimizi içtikten hemen sonra odalarımıza çekildik. Günün, günlerin yorgunluğu ve konuştuklarımızın ağırlığı bizi iyice ezmişti.

Ertesi gün, fuarın ilk günü, tahmin edeceğiniz üzere çok yoğun başladı. Otelden apar topar çıkmamız, önümüze gelen ilk pastanede alelacele yaptığımız poğaçalı kahvaltı, Simya’nın koştururken kırılan topuğu, ayak bileğini incitmesi, benim kabaran patronluk yanım, kaprisli tavırlarım, o kalabalık fuar koridorları… Standımız açılışta ve sonrasında oldukça kalabalık bir ziyaretçi güruhunu karşılamıştı. Ah biz erkeklerin içindeki o uslanmaz hovardalık dürtüsü, bu dürtü ile, standın bankosunda, uzun bukleli koyu kahve saçlarıyla, uzun kirpikli güzel gözleri ve sağlıklı, orantılı o güzel bedeni ile gülümseyen Simya’yı gören, yönünü bizim standa çeviriyor ve müşteri ya da tedarikçi olmak için görüşmek zorunda kalıyordu bizle. İlk gün Cüneyt de geldi stant da durmak için. Öğleyin Simya’yı sergi alanında bırakıp, Cüneyt Ağabey ile yemeğe çıkmak zorunda kalmıştım, fuarın yan tarafındaki çadır restoranda. Aklım Simya’daydı. Pekalâ ziyaretçileri çok güzel karşılıyor, gerekli bilgileri veriyor ve iletişim bilgilerini, kartlarını alıyordu, iş birliği fırsatlarını, deftere not ediyordu. Simya’nın kendinden emin tavrı, güzelliği, iletişim kurabilme yeteneği standımız için de işlerin yolunda gitmesini sağlıyordu. Yeni şirketimiz adını duyurmaya başlamıştı. Akılda kalıcı logomuz, yaptırdığımız eşantiyonlar ve hizmetlerimizi duyurduğumuz o döneme göre oldukça profesyonel görünen broşürümüz ile her şey eksiksiz yolunda gidiyordu. Ama o öğle vakti, Simya’dan ayrı kaldığım o kısa zaman diliminde, onu kalabalık iş dünyasının arasında tek başına bıraktığım o anlarda neydi o zaman içime çöreklenen o sıkıntı. Şimdi daha iyi teşhis ediyordum o halimi. Aynı, bir önceki gün, otelin restoranında Simya’nın gözlerindeki tedirginlik gibiydi hislerim. Onun benden kopabilme ve bu kopuşun da temellerinin belki o anlarda, benden uzakta atılabilecek olması ihtimali beni deliye döndürüyordu, yerimde duramıyordum. Cüneyt Ağabey de farkına varmış olmalıydı ki bendeki o acayipliği “Ne var oğlum, bir şey unutmuş gibisin. Kötü bir şey mi oldu?” “Yok ağabey, yorgunluk bastırdı biraz.” “Kaç gündür koşturdun, hadi git dinlen biraz. Nasıl olsa ben buralardayım. Stant da boş değil zaten. Simya orada. Baktım da üstesinden geliyor işin. Güzel idare ediyor yani. Güzel kız, Allah sahibine bağışlasın.” “İyidir, uğraşıyor işte kendi çapında.” “Memnun musun ondan? Bak geçen, bizim konektör aldığımız firma var ya onun sahibinin yeğeni, Avusturya’dan bu sene gelmiş, yönetici asistanlığı yapmış. Almancası çok iyi diyor, İngilizcesi de varmış. Eğer görüşmek istersen kızı çağıralım. Simya’yı da kabloya çekelim diyorum. Orada Muhasebe’de Nurten Abla’nın yanında yetişsin.” Cüneyt konuştukça, içimdeki sıkıntı daha da büyümüş ve gözlerim yanmaya başlamıştı. Ağzımdaki lokmayı yutamıyordum bir türlü. Bardağımdaki sudan içtim alelacele birkaç yudum. Soğukkanlı durmalıydım, ne oluyordu bana? “Bence bir problem yok. Dediğim işleri yapıyor. Sadece, satışçı olamayacak kadar hassas. Tek problemimiz bu. Yoksa, sağlam bir karakteri var. Sen o kızı dayımın takımına al. Proje Mühendislerine asistanlık eder. Geçen Ahmet raydan çıkmıştı sinirden. İşler yetişmiyor diye” Benim, onun lafı nereye getirmek istediği anlamış olmam ve anlamamazlıktan gelmem, ısrarının devam etmesine neden olmuştu.“Seninle İtalya’daki konuşmalarımı aklından çıkarma Attila.” İşte sözünü kesmem gereken noktaya gelmiştik. “Ağabey başlamayalım istersen aynı konulara. Tamam itina ederim. Reca ederim kapatalım bu bahsi kuzum!” Güldürmüştüm son cümlemle Cüneyt’i. Ah bu şeytan tüyüm de olmasa nasıl kurtulacaktım en ağdalı tartışmalardan, sıkıcı konulardan. Yemekte, biraz da standımıza gelen ziyaretçiler ile ilgili kritik yaptıktan sonra, Cüneyt Ağabey, fuarı turlamak için ayrıldı, ben de standı boş bırakmak istemediğimi söyleyip, bizim bölgeye doğru yöneldim. Simya’nın da istediği salata tarzı yemeği de paketletmiş sallan sallana yaklaşırken alana, Deniz ile karşılaştım. Altına etek giymeyi unutmuş havası veren minik elbisesi altında, oldukça çekiciydi. Bence onu çekici yapan, mimikleri, beden dili ve ısrarlı konuşmalarıydı.  Tabii ki dışarıdan bakıldığında hafif meşrep bir imaj bıraksa da, bende farklı bir çekicilik uyandırıyordu. Onun hareketlerini izlemek, onun cümleleri ağzında döndürüşünü, verdiği esleri takip etmek hoşuma gidiyordu. Onu izlerken, tavırlarımın daha bir olgun erkek görüntüsüne büründüğünü tahmin edebiliyordum. Bu da bana oyunmuş gibi geliyordu. Yani sırf Deniz ile görüşebilmek için en ufak reklam çalışması çıksın diye uğraştığımı bilirim. Ayak üstü lafladık biraz. Zaten bizim standa uğramış, Simya ile görüşmüş, panonun, broşürlerin, afişlerin nasıl durduğunu görmek istemiş. İşi olduğu için de geri dönüyordu. Bakışlarımın ona gittikçe yoğunlaştığını ve aklımdan geçenleri anlamakta usta olduğu için o beni ayakta tuttukça ben daha çok dinlemek istiyordum onu. Bu girdaptan hemen kurtulmak gerekti. Bir şekilde lafı bağlayıp, ki bu daha sonra dışarılarda buluşmak etrafında ilerleyen bir bağlama olmuştu, konuşmamızı bitirip ayrıldık. Standa geldiğimde, bir Japon ile oturuyordu Simya, Broşürden bir şeyler anlatıyordu. Benim yaklaştığımı görünce toparlandı ve misafiri tanıştırdı. Japonlara göre ortalama üstü bir boy sahip olan otuzlu yaşlarındaki adam, Japonya’nın ünlü bir araba fabrikasında motor tasarım mühendisi çalışmış ve sonrasında Avrupa ile ithalat, ihracat çalışmaları yapmaya başlamış. Bizim firmaya elektronik ürünler satmaya çalışıyordu. Araya girdim, ve Japonca konuştuk biraz. Konuşmamızın gittiği yeri, Simya hakkında sormaya başladığı sorularla, keşfetmiştim. Tersleyemezdim, cazip fırsatlar vardı anlattığı işlerde, ama Simya’ya asılmasının da önüne geçmem gerekiyordu. Daha iki gün, İstanbul’da olduğunu söyledi. Onunla bir görüşme ayarladım. Bana Simya’nın da gelip gelemeyeceğini sordu. İş yoğunluğuna göre gelmesini sağlamaya çalışacağımı söyleyip konuyu kapattım. Ama tabii ki, Simya’yı yanımda götürmeyecektim. Kafamdan neler geçiyordu. Ah o serdeki gençlik, iş dünyası, profesyonellik, fırsatlar gibi ıvır zıvırlar bir yana, ben orada bana ait olan bir şeyi kaptırmamaya çalışan koca bir çocuktum aslında. Adamı, Simya ile konuşma fırsatı bırakmadan göndermiştim. Biraz gergin ve kızgın görünmeliydim. Yemeğini bıraktım masaya sandalyelerin birine oturup, geleni geçeni izlemeye başladım. Bankodan yanıma yaklaştı Simya. “Hadi” dedim. “İçeri geç, ye yemeğini.” Özgüveni tavan yapmış bir halde poşeti aldı ve içerideki kabine geçti tebessüm ederek. Bu kız çok acımasızdı. Onunla didişmek istiyordum, meydan okumalar, restleşmeler iyi gelecekti bana. Bu kıskançlık krizlerine bir tutam patronluğu, eser miktarda egolarımı ekleyip, bir taşım kaynattıktan sonra yudum yudum içip kafayı buluyordum. Sonra bir hafta kök söktürüyordum kıza kaprislerimle. Ama onsuz da olmuyordu. Garip duygulardı o yıllarda içinde olduğum.  Yere göğe sığdıramıyordum kendimi. Öğleden sonra, fuarın bizim bulunduğumuz holü sakinleşmişti. Gelen giden pek olmayınca masadan kalktım ağır ağır, kabine yöneldim. Kapıyı açtım usulca, içeri baktım. Arkası dönüktü, ısıtıcıya su ekliyordu. Kabine girdim, kapıyı kapattım. İkimizin zar zor sığdığı ufacık değerli eşyaları kilitlediğimiz, ikramlıkları koyduğumuz bölmeydi orası. Girdiğimi görünce aniden döndü bana. “Kartvizitlerim bitmiş dedim, ve rafın üstüne doğru uzandım kartvizit kutusunu almak için. Parfümünün kokusunu duyabiliyordum hindistan cevizi aroması vardı. Ona anaç bir çekicilik veriyordu. O da benim kokumu alıyor olmalı ki, kullandığım parfümün adını söyledi. “Dedeme hediye almıştım, ama beğenmeyip kullanmayınca kuzenime vermiştim kızgınlıkla” dedi. Güldüm, “Keşke bana verseydin, bak ben kullanıyorum.” dedim. “Zaten dedem de bu genç işi, bana gitmez demişti.” Kartlarım vardı aslında cebimde, ama o an ona bakmak için geldiğimi nasıl diyeyim, aklıma ilk gelen bahaneyi söylemiş oldum. “Saçına toz bulaşmış sanırım” dedim. İşte aradığım fırsattı bu, yandaki buklesinin üzerindeki beyazlığın kahvenin süt tozu olduğuna bahse girebilirdim. Buklelerine bulaşmıştı. Göremeyeceği yerde olunca, ondan uzun olmanın avantajı ile, buklesini okşayarak, ama bunu anlamasına izin vermeyecek şekilde aceleyle beyazlığı temizlemeye çalıştım. Üflediğimi de hatırlıyorum. Elimi geri çektiğimde, göz göze geldik, kızarmıştı. Kabinden kendimi dışarı atmadan önce “Yapma bunu bana Simya.” dedim usulca.  Pişman olmuştum dediğime ama çok geçti artık. Peşimde aceleyle çıktı, benim yüzümün aldığı şekli insafsızca izlemek için belki, ama o an standa gelen misafirler ile ilgilenmeye başladığım için geri çekildi mecburen. 
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Canay Gümüşlü Safi üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1234SonrakiSon

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.