Giriş |  Kayıt
"Beni isterseniz dövün ama bırakın istediğim gibi güleyim."
MOLI´ERE
 
 
 

Yazar ismi :  Canay Gümüşlü Safi (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Canay Gümüşlü Safi isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      Bir Buruk Genclik Hikayesi - 9  
Ertesi gün benim için çok yoğun, gergin gecmis ve dış dünyanın içinde harcanip gitmisti. Önce fabrikada satın alma toplantısına katılmıştım. Babamın da olduğu toplantıda, diyebilirim ki, herkes eteğindeki taşı dökmüştü. Babam kızıp köpürdükçe, personel kendi şikayetlerinden bahsetmişti. Diğer bölümlerin satın alma işlerindeki yavaşlık, farklı farklı temin konularında oluşan sorunlar ve bunlara karşın, satın almanın, yönetim onay sürecinin yavaşlığına dem vurması, gerginliği artıran katalizörlerden biri olmuştu. Konu konuyu açmış, kişisel atışmalar yaşanmış, toplantının sonunda ise, babam, yavaşlıktan, hepimizin üstündeki rehavetten şikayet ederek bağırıp çağırmış ve çıkıştaki kapıyı tekmelemişti. Cam kırıkları bir anda, kırık hayallerin ve kalplerin üstüne serpildi. Çok müdahale etmek istedim ama her seferinde babam beni de tersledi. Toplantıdan çok babamın kavgası olan o oturumun sonunda yapılacak işleri, alınan kararları not almıştım ajandama. Yıllar sonra buldum o defterimi. “Ekip toplanacak ve açık konular, sorunlar tartışılacak” diyordu. Sonrasında birkaç cümle daha vardı, ama kendi içimizde toplanmış mıydık, hatırlamaya çalışıyorum. Evet, kendi aramızda toplandık ama hepimizin arası bir şeylerden ötürü bozuk olduğu için kimse kimseyi dinlemedi ve babamın bir taklidi olarak ben de bozmuştum herkesin moralini. Ah gençliğim ah, nasılda arada kalıyordum o yıllar babamın baskın karakteri ile kendi olmak istediğim Safa arasında. Neyse o gün öğleden sonra, babamla sanayi odası toplantısına gittik. Tabii ki, haksızlıklara dayanamayan, hızlı ve yenilikçi babam, orada da yavaş giden işlerden şikayet etmiş, derin ve uzun tartışmalara doğru yelken açmıştı. Bir ara telefon geldiği için dışarıya çıktım, içeri de giresim yoktu aslında. Cüneyt Ağabey ile uzun uzun konuştum, işler ile ilgili bilgi veriyordum. Resepsiyondaki geniş koltuklarda yayılıp oturduğum sırada, odadaki asistanlardan olduğunu tahmin ettiğim bir kız ile göz göze geldik. Fiziği oldukça düzgün, kıyafeti son derece çekici, bakışları müthiş albeniliydi. Gözlerimiz çakışınca, selam verdik birbirimize, görüşmem biter bitmez telefon yeniden çaldı, SZC’den, Simya’cık arıyordu. Gözlerim karşımdaki önü dantel dar bir bluz altına giydiği mini etekli kostümü ile uzun kıvırcık ve sarı saçları mükemmel derecede uyumlu olan renkli gözlü o kızın gözlerinde, Simya ile paslaşmaya başladım. “Evet Simya seni dinliyorum” Erdal Bey’in geldiğini, Ahmet Bey’in randevu ile ilgili aradığını, yarın bir müşteri ziyaretimiz olduğunu, Tuncay Bey’in ürün fiyatları ile ilgili senelik iyileştirmeler için görüşme talep ettiğini söyledi. Bir de bankadan aramışlar, bize özel ürünleri varmış, onlar hakkında görüşmek istiyorlarmış. Ha bir de Mahide Yengem aramış. Onu aramamı bekliyormuş. Son olarak da sektörel dergiye verdiğimiz reklam ve röportaj bu sayıda yayınlanmış. “Tamam canım teşekkür ederim, sen ne yaptın ürün dosyalarını tamamlayabildin mi?” “Yarısına geldim ancak”” dedi. Ona babamdan duyduğum birkaç azar cümlelerini şakacıktan sıraladıktan sonra, gönlünü almaya başlamıştım. O arada, karşımdaki kızcağız, harekete geçmiş ve emin adımlarla, benim koltuğun arka tarafındaki servis bölümüne gelmiş kendine içecek alıyordu. Simya ile şakalaşırken, o kızı da yan taraftan süzmeyi ihmal etmiyordum. Telefonu kapattım ve ben de içecek bir şeyler almaya sıraya girdim. Aramızda üç kişi vardı. Bir 2-3 dakika onunla aynı sırada bekledikten sonra, önce o, sonra ben içeceklerimizi aldık. O, uzun kokteyl masalarından birine geçip, ve elindeki broşürleri incelemeye başladı. Açık gri ve uzun tırnaklı parmakları broşürün sayfalarını bir bir çeviriyor, iri ve pembe boyalı dudakları ile uzun kirpikli yeşil gözlerinin, masalsı bir ahenk kattığı yüzü, dergiye odaklanmış dolayısı ile benim ona yaklaştığımı görmemiş görünüyordu. “Merhaba” “Merhaba” ve kısa bir gülümseme ile karşılıklı selamlaşmış ve tanışma faslına başlamıştık bile. Oda sekreterinin yeni asistanı olduğunu öğrendim. Eski bir İstanbullu aileye mensup olduğunu, İktisat okuduğunu ve yüksek lisansı Londra’daki bir enstitüde tamamladığını söyledi. Ben de tanıttıktan sonra kendimi, birkaç saniye etrafa bakındık, sonra tekrar göz göze gelince gülümsedi ve günün çok yoğun geçtiğinden sızlandı. Yine bilmiş yanım kıvranmaya başlamıştı, illâ cevap verecektim ya. “Sızlanmak için erken” dedim ve patronumuz diyerek biraz babamdan bahsettim. Çevikliğini, azmini, disiplinini anlattım. “O ne yapsın?”dedim. Daha birkaç cümle daha çıktı ağzımdan. Sonra, Türk tipi patronlardan konuştuk, o İngiltere’deki deneyimlerini, ben Japonya’yı anlattım biraz. O ara, konferans salonu açıldı ve patronlar mola verdiler toplantılarına. Babamla sıkıntı yaşamamak için, kızcağızın yanından kibarca uzaklaştım. Babama ulaşana kadar, onun eski arkadaşı Mehmet Ali Amca’nın oğlu ile ayak üzeri konuştum biraz, ardından birkaç tanıdık ile çay yudumluyordum ki, babam yine birileri ile tanıştırdı beni, İzmit tarafındaki birkaç sanayici ile para politikalarını, iki üç sene geçmesine rağmen halâ etkisi devam eden ekonomik krizi, serbest dolaşım yasasını, ülkemize yeni yeni gelmeye başlayan Japon otomotiv yatırımını, Japonların üretim disiplinlerini konuştuk. Babam yine masadan masaya yelken açmış, birilerinin koluna takılmıştı. Duyduğum üzere, ben dışarıdayken, babam kısa bir konuşma yapmış ve bir eğitim derneğine yüklü bir bağışta bulunduğundan bir plaket almıştı. O kadar keyifliydi ki, bana ve salonu terk ettiğime tek kelime etmedi. Bu anları seviyordum. Babamın, hevesli, mutlu, dost canlısı olduğu anlar ben de özgür olabiliyordum çünkü. Diğer oturuma geçildiğinde, ben de babamla birlikte tekrar konferans salonuna girmek zorunda kalmıştım. Konu bilgi işlemdi. Yeni yeni adı duyuluyordu internetin o zamanlar. Bütün kelli felli patronlar, bu icadı anlamaya çalışıyorlar ve onlara ne tür zarar getirecek onu bilmek istiyorlardı. Konuşmacı genç bir bilgisayar mühendisiydi. Ve servis sağlayıcı birkaç firma da kendi ürünlerini satabilmek için oradaydılar. Bana uzak gelmiyordu anlatılanlar, Japonya’da ve Amerika’da web ağları ile ilgili deneyimlerim olmuştu. mesleğimin de açıklananları anlayabilmemdeki payı yadsınamazdı. Babam iki üç dakikada bir kulağıma eğiliyor ve internet ile ilgili sorular soruyor ya da işler yüklüyor. Şimdi de servis sağlayıcılar ile ortak olup, internet hizmeti sağlamak fikrine kapılmıştı. Canım babacığım, internet sağlamayı su dağıtmak gibi bir şey sanmıştı zahir. İçim sıkılmaya başlamıştı. Etrafa bakıyordum amaçsız ve boş boş ve aklıma bin bir türlü şey geliyordu. İş ile ilgili olarak yarınki müşteri ziyareti için, ürün dosyasını hazırlamış mıydı Simya? Tuncay Bey’i arayıp akşama doğru ofise çağırsam iyi olacaktı. Bir an önce fiyat güncellemelerini onaylamam ve Cüneyt Ağabey’e göndermem gerekiyordu. Aslında arabayı da servise bırakacaktım o gün ama koşuşturmacadan fırsat kalmamıştı. O konferans salonunda gerçekleşen her şey benim dışımda akıp gidiyordu. Soru soranlar, açıklayanlar, gülenler, dikkatle dinleyenler… Oturduğum yerden etrafı süzdüm birkaç saniye. Ve tekrar Leyla’yı gördüm. Sahnenin yanında, salon kapısının hemen dibinde ayakta duruyordu. O ara babamın araya girmesi ile dikkatim dağılsa bile, canım ona uzun uzun bakmak istediğinden, babamın dediklerini, konferansı dinlemek istiyormuş gibi yaparak geçiştirmiştim. Okuyucular için burada kendimle ilgili bir ayrıntı paylaşmam gerektiğini düşünüyorum. Çocukluk yıllarımdan bu yana, çok aceleci ve hemen gerilebilen bir baba ile yaşıyor olmanın bünyeme verdiği sıkılma, çabuk dikkat dağılması, kaçma isteği gibi dürtüler ile yaşamaktayım. Halen ara sıra bunalırım içinde bulunduğum ortamdan. Ben de bunun önüne geçmek için girdiğim ortamda, ilgimi çeken şeylere odaklanıp onlarla uğraşmayı, vakit geçirmeyi benimsedim. Zamanla bu alışkanlık ben de bir özellik haline geldi ve bunaldığım yerlerde benim kaçış noktam oldu. İşte o gün, o salonda da Leyla’ya sarılmıştım. Leyla’nın da beni fark ettiğini biliyorum. Birkaç kere göz göze geldik, belki sessizce konuştuk. Uzaktan onu daha iyi izleyebiliyordum. Vücudunun uyumunu, atletikliğini, teninin beyazlığını, sağlıklı oluşunu daha iyi görüyordum. Birden, az önce bana dediği aklıma geldi. “Aile şirketinde, yeni jenerasyon olmak aslında zor biraz.” “Mesela ben babamın ortak olduğu firmada çalışmayı hiç düşünmedim. En azından şimdilik istemiyorum. Siz bunun ayarını biliyor olmalısınız.” Ben manalı bir tebessüm ile aldım lafı ağzından. “İnanın, o iş o kadar kolay olmuyor. Bir gün benimle fabrikada otursanız da bir görseniz! Hoş oturacak vakit bulabilir misiniz bilmem!” O da gülümseme ile cevap vermişti: “Sızlanmak için erken!” O ana, benim içten bir kahkaham motif olmuştu. Bu çıkışından hem çok hoşlanmıştım, hem devamını ister bir hale bürünmüştüm. Elimdeki kalemi yere düşürdüğümde tekrar bulunduğum ana döndüm, ve Leyla’nın dikildiği noktaya baktım, ama yoktu artık yerinde. Sanırım, yine dışarıya kaçmıştı. Ben tam onları düşünürken, önüme bir kağıt grubu bırakıldı. Koridor tarafında olduğum için kolaylıkla görebileceğim, yanımda biten kişiye gayri ihtiyari bir bakış attığımda yine o yeşil gözler ile karşılaştım. “Zeki Bey’e de uzatabilir misiniz bu dosyalardan?” dedi ve gülümsedi sanki bir sırrı paylaşır gibi. Gülümseyerek teşekkür ettim yakından daha güzel görünen gözlerine odaklanıp. Meğer kaçmamış, salondakilere doküman dağıtmaya başlamıştı. Dokümanı üstünkörü inceledim, yine internet ve kullanımı ile ilgili bilgiler veriyordu. Uluslar arası siteler vasıtası ile satışlarımızın artırılabileceği, yeni müşteriler kazanılabileceği yazıyordu. Bazı örneklerin olduğu internet sayfalarının gösterildiği fotoğraflar da vardı. Sağımda, merakla sayfaları çeviren babama baktım. Aslında bizim fabrikada internet yeni yeni anlaşılmaya çalışılıyordu. Ama SZC’de çevirmeli 145’den bağlanmaya başlamıştım bile. ICQ üzerinden, Japonya’daki arkadaşlarımla devamlı iletişimdeydim. Hatta bu sohbetlerim, ilerleyen zamanlarda ben de hastalık seviyesinde bir alışkanlık yapacaktı. Elimdeki kağıtları sandalyemin kolçağına bırakıp, yine bin bir türlü hayallere daldığımı hatırlıyorum.
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Canay Gümüşlü Safi üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

İlkÖnceki2345

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.