Giriş |  Kayıt
"Çiçek koku vermek, ateş ısıtmak, kadın da mes´ud etmek için yaratılmıştır."
G.GARDONY
 
 
 

Yazar ismi :  Ahmet SAYIN (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Ahmet SAYIN isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      DİKKUYRUK 1 TANIŞMA  
TANIŞMA

Paçasına yapışmış bırakmıyordu. Etrafında dolaşıyor, yerde yuvarlanıyor tekrar yapışıyor, geri geri çekiyor adeta “Beni de götür,” diye yalvarıyordu. Dayanamadı bir süre onunla oynadı sevdi. Sonra:

“Haydi, git!” dedi.

Gitmiyordu. Ondan kurtulmak için yürümeye başladı, o yürüdükçe o da peşinden koşuyor, yetiştiği yerde önüne dolaşıyor, tekrar paçasına yapışıyordu. Bu böyle olmayacaktı, ayaklarıyla yere sertçe vurdu, daha yüksek bir sesle:

“Haydi, git!” dedi.

Bu defa korktu, koşa yuvarlana oradan uzaklaştı. Bir süre sonra durdu, geriye döndü ümit dolu gözlerle uzun boylu çelimsiz çocuğa baktı. “Haydi, gel!” diye bir ses, bir işaret bekliyordu. Olmadı, bu defa uzun kulaklarını indirdi, çok üzgündü, keyfi kaçmış olmalıydı, artık koşmuyor yavaş yavaş yürüyordu. Son bir kez daha şansını denedi, geriye doğru baktı. Bu uzun boylu, ince çelimsiz çocuk ona bu defa da yüz vermedi. Çaresiz yol kenarında taşın dibinde kaşınmakla meşgul olan kardeşinin yanına gitti. Üzerine çıktı, kuyruğunu kulağını çekti. Oyun oynamak istiyordu ama kardeşinin de hiç keyfi yoktu. Çaresiz onun yanına uzandı.

Bunlar yol kenarına atılmış iki yavru köpekti. Ali bir süre onları izledi. Çocuk gibiydiler. Biraz önce kendisinin yoluna kesen yavru daha yaramazdı. Diğerini sürekli rahatsız ediyor, sırtına atlıyor, ayağını çekiyor, kuyruğunu ısırıyordu. Görünüşe göre çok mutluydu. Keyiflerine bakılırsa karınları toktu. Muhtemelen yeni atılmışlardı. Daha çok küçüktüler. Saatler geçtikçe acıkacaklar, mutluluklarının yerini yiyecek arama telaşı alacaktı. Eğer yaşarlarsa işleri bir gün sonra daha da kötü olacaktı. Bu yol kenarında yiyecek bulmaları zordu. Gün geçtikçe zayıflayacaklar, açlıktan ve susuzluktan zor anlar yaşayacaklar belki de öleceklerdi.

Açlıktan ölmeseler bile yoldan geçen arabaların altında kalma ihtimali vardı. Bu yavrular bu yolların acemisiydiler. Aniden gelen bir arabanın önüne atlayabilirlerdi. Zaten çoğu dikkatsiz davranan sürücüler de bunları hiç önemsemez, çarpar geçerlerdi. Kazaya uğrayan yavruların kimisi oracıkta ölür, belki de bu şekilde, bundan sonra yaşayacağı acılardan kurtulurdu. Asıl sıkıntıyı sakat kalan yavrular çekerdi. Kimisinin ayağı kırılır, kimisinin beli kayardı. Yol kenarlarında kalan üç ayağıyla hayat mücadelesi vermeye çalışan köpeklere sıkça rastlanırdı. Bunlar sakat olduğu için bir sahip de çıkmazdı. Sağlam kalanların en azından bir sahip bulma ihtimalleri olurdu.

Geçenlerde böyle bir manzara ile karşılaşmıştı. Şimdi günler sonra bile o manzara gözünün önüne geldikçe içi sızlıyordu. Yol kenarına atılan iki köpek yavrusundan biri, tam yol ortasına arabanın altında kalmış, belden aşağısı ezilmişti. Yavrunun iç organları yola yapışmış ama baş kısmı hala canlıydı. Ezilen organlarını yoldan kurtarmaya çalışıyor, gitmek için çabalıyordu. Ama bu şekilde gitmesine imkan olmadığı gibi muhtemelen de birkaç dakika içerisinde ölecekti. Diğer yavru da onun başına oturmuş bekliyordu. Kim bilir ne diyordu ona. Belki de:
“Haydi kalksana, neden hareket etmiyorsun, kalk koşalım oynayalım, haydi kardeşim kalk gidelim, burası çok tehlikeli!” diyordu ama o artık bunları ne duyabilir ne de anlayabilirdi.

Belki bu yavruları da benzer bir son bekliyordu.

“Bu insanoğlu çok vicdansız!” diye geçirdi içinden.

Bile bile hiçbir canlı ölüme terk edilmezdi. Her canlının yaşama hakkı vardı. “Hem merhamet etmeyene merhamet edilmezdi.” Muhtemelen bu yavruları da insanlıktan nasibini almamış vicdansız bir insan müsveddesi bırakmıştı. Hem de hiç acımadan bırakmıştı. Belki de:

“Yavrulardan kurtulduk, hem kim bakacaktı ki onlara?” diye sevinmişlerdi bile.

Şimdi kader bu yavruları onun karşısına çıkarmıştı. Ne yapacaktı. “Bunları bu şekilde bırakamam,” dedi kendi kendine. Ama ne yapabilirdi? “Eve götürsem” diye düşündü. O zaman da kendisini bazı sorunların beklediği geldi aklına. “Haydi bir tane olsa neyse, belki aileme kabul ettirebilirim ama bunlar iki tane. İki tane köpeği ne yapacaksın? diye benimle bir sürü çekiş ederler. Birini alıp diğerini de bırakamam,” diye geçirdi içinden. Kendini çok çaresiz hissediyor, ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu.

Vicdanı o yavruları orada bırakmaması gerektiğini söylüyordu. Ama yavruları nereye götüreceği konusunda tereddüt geçiriyordu. Yavrular bu tereddüdü anlamış olacaklardı ki adeta onun karar vermesini kolaylaştırmak için koşarak yanına geldiler.

“Şunlara bak ya, ne kadar da sevimliler!” dedi.

Eğildi, başlarını okşadı, adeta sevgiye muhtaç iki yetim çocuk gibiydiler. Onları severken duygulandı, gözleri nemlendi. Ama yavruların keyfine diyecek yoktu, bir sahip bulmanın keyfini yaşıyor, tekrar tekrar paçasına yapışıyor, ayaklarıyla el ense çekiyor oyun istiyorlardı. Şimdi vicdanı ile baş başa kalmıştı. Yavrular da oyunu bırakmış, ayaklarının dibine oturmuşlardı. Hiç ses çıkarmadan, adeta nefeslerini tutarak hakimin kararını bekleyen mahkumlar gibi duruyorlardı. Tekrar yavrulara baktı:

“Artık bu aşamadan sonra bunları bırakamam ne olursa olsun götüreceğim,” dedi.

Bu karardan sonra içini tarifsiz bir mutluluk kapladı. Allah bazı iyiliklerin ödülünü hemen verir, kulunun kalbine böyle lezzeti tarifsiz mutluluklar yerleştirirmiş. Çok mutluydu yolun bundan sonrasını bu iki küçük arkadaşla birlikte gideceklerdi.

Şimdi sadece bu yavruları eve kadar nasıl götürecek onu düşünüyordu. Buradan köye daha bir saatlik yol vardı. Bunlar daha çok küçüktü, dayanamazlardı. Yavruları eline aldı, iki yavru bir elin içine sığıyordu zaten.

“Bu şekilde de incinirler,” dedi kendi kendine. Bir kutu ya da ona benzer bir şey bulmalıydı. Yol kenarlarına gelişigüzel atılmış kağıt ve benzeri çöpler gördü. Bu da ayrı bir sıkıntıydı aslında ama bu defa işine yarayabilirdi. Etrafa bir göz attı. Az ileride ormanın kenarında daha kalın bir çöp yığını gördü. Oraya doğru yürümeye başladı. Yavrular da onu takip ediyordu. Sanki ne olacağını anlamışlar da hep beraber soruna çözüm arıyorlardı. Pet şişe, metal kutular, gazete kağıtları, çocuk bezleri derken kısa bir araştırmadan sonra işe yarar karton bir kutu bulundu. Yavrular şanslıydı bu şekilde rahat bir yolculuk yapabilirlerdi. Yavrular havasız kalmasın diye kutuya birkaç tane de delik açmalıydı.

Cebinden çakı bıçağını çıkardı. Tek ağızlı, çok kesen küçük bir çakısı vardı. Bu bıçağı ırmak kenarlarında oynarken bulmuştu. Bulduğu zaman paslı, işe yaramaz bir bıçaktı. Onu eve getirmiş babasının malzemelerini gizlice kullanarak, Önce pasını silmiş sonra da iyice bilemişti. Artık ondan sonra çakı bıçağı elinden düşmez olmuştu. Bir elinde fındık çalısı, diğer elinde bıçak, yontar dururdu akşama kadar. Bu bıçakla elini çok kestiği de olmuştu ama yine de onu yanından ayırmıyordu. Şimdi de çok işine yaramıştı bu bıçak.

Bıçağı kullanarak kutunun hava deliklerini açtı, yavruları kutuya yerleştirdi. Deliklerden içeri baktı, sorun yoktu. Artık burada beklemenin bir anlamı yoktu. Kutuyu koltuğunun altına alarak yola çıktı.

Çok sıcak bir gündü. Havada tek bir bulut görünmediği gibi serinletici bir rüzgar da esmiyordu. Bırakın serinletmeyi adeta yaprak kımıldamıyordu. Burası Karadeniz’di. Hava çok nemli olduğu için ter insanın vücudunda kalır, kısa sürede elbiseleri ıslatırdı. Ama başka çare yoktu, yolun gölgelik taraflarını takip ederek yola devam ediyordu.

Arada kutuyu da kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Şimdilik yavruların keyfi yerindeydi. Rahat bir yolculuk yaptıkları belliydi. Şimdi sorun bu yavruları ailesine nasıl kabul ettirecekti. Annesinin sesini duyar gibi oluyordu:

“Oğlum nerden buldun bunları? Ben sizin karnınızı zor doyuruyorum. Bir de bunlara mı bakacağım, git aldığın yer bırak bunları!” diyordu sanki.

Ne diyecekti, ne cevap verecekti? Aslında annesi çok da haksız değildi. Onun bunun yerinde çalışarak geçimlerini sağlıyorlardı. Altı kardeş, anne- baba tam sekiz kişiydiler. Ama annesinin bilmediği bir şey vardı. Allah yarattığı her canlının rızkını verirdi. Rızkı biten ölürdü. Bu yavruların da daha yiyecekleri rızıkları vardı ki Allah beni karşılarına çıkardı diye düşünüyordu. Çok zor ederlerse ben balık tutar bunları yine de doyururum diyordu. Kendini bir güçlü hissetmeye başlamıştı. İçindeki sevgi ve merhamet onu, bu yavruları koruma ve besleme konusunda çok kararlı ve güçlü hale getirmişti ama yine de tepkilerden çekiniyordu.

Gidecekleri yolu aşağı yukarı yarılamışlardı ki çok yorulduğunu hissetti. “Biraz dinlensek iyi olur,” diye düşündü. İleride yol kenarında bir çeşme, yanında da bir de dut ağacı vardı. “Çeşmeye kadar yürüyelim bakalım orada mola veririz,” dedi kendi kendine.

Buralarda, yoldan gelip geçenler faydalanır, hiç kimse içmezse hayvanlar, kuşlar, böcekler suyundan yararlanır diye çeşme yaptırırlardı. O çeşme’yi de Hurşit’in hayrına babası yaptırmıştı. Hurşit genç yaşta hayatını kaybetmişti. Gurbet ellerde inşaat tepelerinde çalışıyordu. Anlatılanlara göre; yağışlı bir gün yine inşaatta çalışırken elindeki kalas elektrik teline değmiş, ıslak kalasın elektriği işletmesi nedeniyle de akıma kapılmıştı. Akımın etkisiyle dengesini kaybetmiş inşaattan düşmüştü. Babası da ondan kalan paranın bir kısmıyla bu çeşmeyi yaptırmış, burası “Hurşit’in Çeşmesi” olmuştu.

Çeşmenin yanına geldi. Önce kutuyu açtı yavruları çıkardı. Yavruların eski neşelerinin olmadığını fark etti. Su içirmeye çalıştı, içmiyorlardı. “Bunlar acıkmış olmalılar ya da yol bunları çok yordu,” diye düşündü. Onları çeşmenin önündeki çayırlığa bıraktı. Elini yüzünü yıkadı, kana kana su içti. “Allah razı olsun bu çeşmeyi yaptırandan,” dedi. Hava çok sıcaktı yolda bunalmış, susamıştı. Soğuk suyu içtikçe kendine geldi. Dut ağacının dibine oturdu. Sırtını ağaca yasladı, ayaklarını uzattı. Deniz tarafından ılık ılık esen rüzgar ıslak yüzünü okşamaya başladı. Etraf sıcaktan kavrulurken dut ağacının altındaki bu koyu gölgeden doyumsuz bir keyif almıştı. “Şu hayat ne kadar güzel!” diye düşündü. Bir süre bu şekilde kaldı. Bir taraftan dinleniyor, bir taraftan da düşünüyordu.

Şimdi bu yavrulara bir de isim bulmalıydı.

Bunlar av köpeği yavrularına benziyordu. İkisinin de siyah üzerinde beyaz benekleri vardı. Bir tanesinin kulakları çok uzundu ve kuyruğu dimdik duruyordu. Ön bacakları ve karnının altı beyaz lekeler vardı. Ağırlıklı olarak siyah tüyler hakimdi. Kuyruğunun ucunda da beyazı vardı. Bu çok yaramazdı. Yavruları almalarına da bu sebep olmuştu zaten. Onun yolunu kesmiş, ayaklarına sarılmıştı. Onu kovmaya çalıştığında gitmek istememiş, korkuttuğunda da gücenmiş bir edayla durup durup geriye bakmış adeta ona duygusal bir baskı yapmıştı. O da yüreğini burkan bu manzara karşısında duyarsız kalamamış yavruları eve götürmeye karar vermişti. “Tamam, bunu adı Dikkuyruk olsun,” dedi. Sonra yavruya seslendi:

“Ulan Dikkuyruk, bu işleri hep sen açtın başıma. Bakalım eve gidince anama ne diyeceğiz!” dedi.

Dikkuyruk adını anlamış gibi yattığı yerden kalkıp yanına geldi. Kafasının okşadı, sevdi. Bir elin iki yumruğu kadar ancaydı zaten.
Diğeri daha siyah, az daha uzun tüylü, tombalak bir yavruydu. Onun kuyruğu kıvırcıktı. Daha hareketsizdi. Sanki hep bir derdi varmış gibi duruyor, bir rahatsız etmese yerinden bile kımıldamıyordu. Kardeşi onu oyuna sokmaya çalıştığında biraz karşı çıkar, sonra azıcık oynar, ilk fırsatını bulduğunda da en yakın gölgeliğe yatardı. Şimdi de öylece duruyordu. Ön ayaklarını ileriye doğru uzatmış, kafasını da ayaklarının üzerine koymuş öylece yatıyordu. Topaç gibi. “Evet evet bunun adı da topaç olsun,” dedi. Sonra’da adıyla seslendi:

“Topaç, Topaç. Gel lan yanıma!” dedi ama topaç hiç oralı olmadı.

“Olsun zamanla o da alışır adına,” dedi kendi kendine.

Yavruların isim işi tamamdı, ama bulunduğu gölgelikten hiç de kalkmaya niyetli değildi. Hava güneşli, sıcaklık da oldukça yüksekti. Bu şartlarda dut ağacının gölgesi iyi keyif veriyordu. Biraz etrafı seyretti.

Burası düz bir ovaydı. Az ileride bir ırmak vardı. Irmağın karşısındaki düzlüklerde eskiden pirinç (çeltik) tarımı yapılıyordu. Ama nedense sonradan bu işten vazgeçilmişti. Çok zahmetli bir işti bu; suyun, çamurun içinde çalışıyordu insanlar. Dediklerine göre bir de bu tarlalarda kullanılan yabani ot ilaçları çok pahallıydı. İlaç atmasalar bu defa yabani otları temizlemek çok işçilik istiyordu. Hem sağlıklı da değildi. Yaşlılar hep “Bizi bu tarlalar hasta etti, şimdi belimiz başımız tutmaz oldu,” derlerdi. Hem insanların çoğu da göç etmişti, buralarda çalışacak insan bile kalmamıştı. Doğal olarak da çeltik tarımı yapılmıyordu artık.

Eskiden neşe dolu insan konuşmaları ve türkü sesleri ile şenlenen bu yerleri şimdi hüzün kaplamıştı. Burası köye biraz uzaktı. Tarlalara yürüme gelinirdi. İnsanlar imece usulü ile işlerini yaparlardı. O zaman araba yoktu öyle. Kadınların kimisinin sırtında beşik, kimisinin sırtında da yemek sepetleri oluyordu. Her bir beşiğe bakmak için birde küçük çocuk getirilirdi. Kendisi de kardeşlerine bakmak için çok gelmişti bu tarlalara. Beşikteki bebekleri uyuttuktan sonra suyla oynarlar, üstlerini başlarını hep çamur ederlerdi.

En çok da “Bentçilik” oyunu oynarlardı. Bu oyunda bir bentçi birde köprücü olurdu Akan su kanallarından birisinin suyu bir bent (baraj) yapılarak kapatılırdı.

Bentçi olmayı kabul eden, yapabildiği kadar büyük bir bent yapar, diğer arkadaşının yapacağı köprüyü yıkmaya çalışırdı. Köprücü de sağlam bir köprü yapmaya çalışırdı. Bent iyice dolduktan sonra, duvarları yıkılır, su kanala bırakılırdı. Küçük bir sel gibi coşarak akan su hızla köprüye çarpar, onu yıkmaya çalışırdı. Köprü yıkılırsa bentçi, yıkılmazsa oyunu köprücü kazanırdı. Onlar için çok zevkli, çok heyecanlı bir oyundu bu. Kendisi köprü yapımı konusunda çok uzmandı. Yaptığı köprüler kolay kolay yıkılmazdı.

Çocukluk aklıydı işte! Kurbağalara yaptıkları geldi aklına üzüldü. Kurbağaları yakalamaya çalışır, onlara çok rahatsızlık verirlerdi.

En çok sevdikleri şeylerden biri de yemek vaktiydi. Herkes getirdiği yemeği ortaya çıkarır, birlikte yenirdi. Bu nedenle çeşit çok olurdu. Börekler, turşular, pilavlar, ayran, yoğurt.. Hangisinden istersen ye. İnsanlar kendi yemeklerini paylaşmak için adeta yarışırlardı. En çok da börekler tercih ediliyordu. Çökelekli börekler, yarışırcasına yenirdi. Öyle sıcak yemek yeme imkanı yoktu buralarda ama o soğuk yemeklerin bile bir tadı, bir neşesi vardı. Bu insanlar yıllarca böyle çalışmış, rızıklarını helal yoldan kazanmış olmanın gururunu, onurunu, şerefini yaşamışlardı.

Ama şimdi yoktular, gurbet her birini ayırmış, bir köşeye savurmuştu adeta. Buraları da öksüz koymuştu.

Bir keresinde bu tarlada çalışan annesinin yanına gelmişti. O gün çok sıcak vardı. Uçsuz bucaksız pirinç tarlaları içerisinde yalnız başına bir kadın çalışıyordu. Buralar çalışan olmayınca çok ıssız olurdu. Köyden de uzak olduğu için hani insanın başına bir iş gelse duyan bile olmazdı.

Bu yalnız kadın annesiydi. Kadın iki büklüm olmuş bir an önce işimi bitireyim diye durmadan çalışıyordu. Çeltik havuzlarındaki yabani otları ayıklıyordu. Onu karşısında görünce çok sevinmişti. Annesine soğuk su da getirmişti. Bu sıcak havada bu su çok makbule geçmiş, annesinin duasını almıştı. Biraz annesinin yanında kaldıktan sonra, balık tutmak için izin istemiş, oradan ayrılmıştı.

Pirinç tarlaları susuz olmayacağından ırmağa yakın olurdu. Irmağın buraya en yakın noktası yürüme üç-beş dakika ancak sürüyordu. Çeltik tarlalarını sel basmasın diye duvarlar örülmüştü. O duvarların üzerinden yürüyerek bir süre daha gitti. Irmağın yanına inecek kolay bir yer arıyordu. Bu suların içerisinde yılan da çok olurdu ama şimdiye kadar herhangi bir kimseye zarar verdikleri duyulmamıştı. O nedenle duvarın dibindeki göletlerde oynaşan yılanları görünce çok korkmadı. Biliyordu ki doğadaki en tehlikeli canlı insandı ve yılan da olsa ondan korkardı.

Bir süre daha bu şekilde yürüdükten sonra uygun bir yer bulara duvardan inmiş, gölün kenarına gelmişti. Gölü şöyle bir süzmüş, çok da fazla balık görememişti ama yine şansını denemeye karar vermişti.

Bir taşın üzerine oturmuş, misinasını açmış, yemini takıp “Bismillah!” diyerek sallamıştı göle. Daha atar atmaz kocaman bir balık takılmıştı oltaya. Balığın misinayı kuvvetlice çekmesinden anlaşılıyordu büyük olduğu. Onu heyecanla çektikten sonra, misinayı tekrar atmış bir tane daha. Bir tane daha, bir tane daha! Gözlerine inanamıyordu. Şimdiye kadar balık tutma işiyle çok uğraşmıştı, ama böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Bir sürü balık tutmuştu o gün. Hem de oturduğu yerden. Kendi kendine:

“Nasıl olur? Çok güzel balıklar bunlar!” diye hayret etmişti.

Sonrada bu bolluğu annesinin hayır duasının almasına bağlamıştı. “Demek ki ben anamı çok sevindirdim, Allah da beni sevindirdi” diye düşünmüştü.

Eskiden pirinç tarımı yapılan bu arazilere şimdilerde fındık dikilmişti. Fındık bahçeleri arasında da yer boş araziler vardı. Buralara da mısır, fasulye gibi ürünler ekiliyordu. Tarlaların kenarlarına söğüt ağaçları dikilmiş, gölge yapmasın diye de çoğu ağaç yarı belinden kesilmişti.

Bazı ağaç sahipleri de diktiği ağaçları hiç takip etmiyor, kul hakkı demeden komşusuna zarar veriyordu.

Çok cahildi bu insanlar, üç kuruşluk dünya menfaati için kul hakkına girilir miydi hiç? Çünkü Allah: “Kul hakkını ben affetmem, ancak hakkı olan affedebilir!” diyordu. Ama insanlar ya bunu düşünemiyor, ya da tehlikeyi idrak edemiyorlardı. Bu hayaller içinde geçmişte gezinirken uyku çökmüş, kendinden geçmeye başlamıştı.

“Şimdi burada ne de uyunur!” diye geçirdi içinden. Yavruları kontrol etti. Topaç az ileride kıvrılmış uyuyordu. Dikkuyruk da tam yanındaydı. Başını onun bacağına dayamış uyuyordu, bir eli onu üzerine koydu, öylece daldı.

Böylece ne kadar vakit geçti hatırlamıyor, birden uyandı. Gözlerini açtı, yavrular da yanına gelmiş birbirlerine sokulmuş yatıyorlardı. Beraber çok mutlu bir aile görüntüsü veriyorlardı. Ama sonsuza kadar burada uyuklayamazlardı, daha yürüyecekleri en az yarım saatlik yolları vardı.

“Haydin uyuşuklar, uyanın gidiyoruz!” dedi, yerinden fırladı.

Uykusu açılsın diye çeşmede elini yüzünü yıkadı. İyice kendine gelmişti. Yavruları kutunun içine koydu. Kutuyu koltuğunun altına aldı, eve doğru yürümeye başladı. Eve yaklaştıkça, göreceği tepkiler tekrar aklına geldi,

“Dikkuyruk, bunlar hep senin yüzünden oldu, dur bakalım neler gelecek başımıza?” dedi. Tekrar kutunun içindeki yavrulara baktı, çok mutluydular.

“Nasıl kıyarım ya ben size, ne olursa olsun. Umurumda bile değil,” dedi. Yürüdü.
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Ahmet SAYIN üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.