Giriş |  Kayıt
"Şiir benim içimde bir amaç değil, tutkudur."
EDGAR ALLEN POE
 
 
 

Yazar ismi :  Erhan Yurtsever (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Erhan Yurtsever isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      KAYBOLAN SAAT  
KAYBOLAN SAAT

1969 Yılının Perşembe gününde güzel bir Ağustos ayı yaşanıyordu. Osman, beş metre ilerisinde duvara asılı olan küçük beyaz perde de oynayan filme ve bunu oynatan portatif film makinasına hayret ve hayranlıkla bakıyordu. Perde de şu anda oldukça eğlenceli ve komik olan kedi ve farenin birbirlerini kovalaması oynuyor, izleyenler ağızları yarı açık, hayret ve beğeni ile önlerindeki perdeye bakıyorlardı.

Osman’ı büyük bir hayrete düşüren bu görüntüler bir iş hanının karanlık koridoruna kurulmuş küçük bir film oynatma makinasından perdeye yansıyanlardı.

Bir ara fırsatını bulmuş, Anne ve Babasını uzun ısrarlar sonucunda ikna etmiş, birkaç günlüğüne şehirdeki dayısının yanına gelmişti. Dayısının oğlu onu ilk gün şehirde gezdirmiş, ikinci gün “ Gel bak, seni çok ilginç bir yere götüreceğim” diyerek bu iş hanına getirmişti.
Osman ;
- Burası neresi? Niye geldik buraya ? Diye sormuş, Dayıoğlu’da ona cevaben ;

- İzle bak, simdi göreceksin, Demişti.

Dayıoğlunun bir tanıdığının dükkanı vardı bu İş hanında. Onun yanına gelmişlerdi. Dükkan ikinci katta idi. Uzun bir koridorda bulunan altı dükkandan birisiydi. Onlar geldiklerinde katta bir faaliyet vardı. Herkes bir şeyler yapıyordu.

Kat sakinleri tabureleri çıkarıp koridora sıraladılar, bu arada dayıoğlunun arkadaşı da dükkanından üç tane tabure çıkarıp koydu, oturdular.

Osman ne olacak acaba derken elinde bir çanta ile bir adam geldi, çantayı açtı ve içinden o meşhur film makinasını çıkarıp, duvarın dibine kurdu, bir fişle dükkanlardan birinden elektriğe bağladılar, sonra takriben bir metre en ve boyunda beyaz bir bez çıkararak karşı duvara çaktılar.

Osman daha önce hiç böyle bir film makinası görmediği için hayretle bakıyor, ne olacağını merakla bekliyordu. Nihayet ayarlarını da tamamladıktan sonra koridorun ışık alan yerlerini siyah bezlerle kapattılar, Bu arada çantalı adam herkesten para topladı ve makinayı çalıştırdı.

Beyaz perdede sonradan çok meşhur olacak olan kedi ve farenin çizgi filmi oynuyordu. Osman’la birlikte herkes gözleri perdede, nefes dahi almadan izliyor, kedinin ve farenin komikliği ve hareketleri izleyenleri adeta kendinden geçiriyordu.

Bu film işi müthiş bir icattı. Karşında insanlar ve hayvanlar, oynuyorlar, atlayıp zıplıyorlar üstelikte konuşuyorlardı, mucize gibi bir şeydi.

Film oynatılan yerlere Sinema deniyordu ve onların kasabalarına da yaklaşık üç ay önce açılmıştı bir tane. Ama bu Sinemalar açık hava bahçeleri gibi yerlere kuruluyor, çok sayıda insan alıyordu ve perdeleri de çok büyük oluyordu.

Onların Kasabalarına da açılan Sinema kısa zamanda bütün Kasabanın en büyük tutkusu olmuştu. İnsanların beyaz boyalı, perde denilen bir duvarın önünde hareket etmeleri, konuşmaları adeta seyredenleri kendine esir ediyordu. Hele bir de o Arabaların ve Trenlerin hızla ileri atılmaları yok mu, müthiş bir şeydi. İnsanların üstüne gelir gibi büyük bir süratle düdüklerini çala çala hareket etmeleri, ok gibi gitmeleri hem korkuya, hem de perdenin önünden kaçışmalarına neden oluyordu. Kısa zamanda kasabanın en büyük tutkusu olmuştu bu Sinema. Hele küçükler için mucizevi bir şeydi. Beyaz perdeye hayretle bakıyor, onların nasıl hareket ettiklerini, nasıl konuştuklarını bir türlü çözemiyor ve derin bir tutku ile seyrediyorlardı. Hatta kötü adam olarak oynayan karakterler sahnede gözükünce onlara yani perdeye ellerindeki uzun sopalarla vuranlar bile oluyordu. Aşk filmlerinde, acıklı filmlerde ya da dini filmlerde eziyet ve işkence çeken masum insanların sahnelerinde ağlamaktan helak oluyorlardı. Yavaş yavaş bu sinemalar insanların hayatına iyice girmişti.

Hayatı, yaşamayı Sinemayla kıyaslıyor, her şeyi onunla ölçüyor, kısacası Sinema ile yatıp Sinema ile kalkıyorlardı. Onlar için çok büyük bir tutku olmuştu.

Bu küçük film makinası ise Osman için tam bir sürpriz olmuş, hayranlık ve şaşkınlıkla izlemişti bu makinanın marifetlerini, işte o anda aklına düşmüştü böyle bir makinaya sahip olma isteği. Dayıoğlunu sıkıştırıp adamdan makinanın kaç para olduğunu sormasını istemişti. Dayıoğlu’da onu kırmamış, adama sormuştu. Adam belli bir fiyat söylememiş ama İstanbul’da bu makinalardan bulunduğunu, üstelik çok pahalı olmadığını söylemişti. İsterlerse kullanılmış makine de bulabileceklerini, o zaman fiyatın daha da ucuz olacağını söylemişti.

Osman bunları da duyduktan sonra başka bir şey düşünemez olmuştu. Ne yapıp edecek, bu makinalardan bir tane alacaktı. Yanına Ömer’i de alır, ayarladıkları bir yerde oynatırlar ve insanlara az bir para karşılığında seyrettirirler, hem para kazanıp hem kendileri bol bol sinema seyrederlerdi.

Gerçi Kasabalarına gelen Sinemaya ilgi çok fazlaydı ama yinede pahalı olduğu için herkes gidemiyordu. Özellikle yakın köylerden gelenler Sinemayı çok merak ediyor ama fiyatını öğrenince seyredemeden köylerine geri dönüyorlardı. Eğer kendileri ucuza yaparlarsa tonla müşterileri olurdu. Sinema hayat demekti, insanların Sinemadan başka gözleri bir şey görmüyordu.

Bu iş kendisini iyice sarmış ve aklına yatar olmuştu doğrusu, nasılsa Ömer’de bu işte yanında olur, beraberce çok para kazanabilirlerdi.

Neşesi iyice yerine gelen ve dayıoğlunun koluna sarılan Osman sevgiyle sıktı ve ;

- Kardeşim! Sen bir tanesin, dedi.

***

Kahvaltısını büyük bir dalgınlık içinde ne yediğini fark etmeden bitirerek dışarı fırladı. Her zaman Ömer’le birlikte oturdukları ağaç altındaki taşın üzerine oturup O’nun gelmesini beklemeye başladı. Bu arada da akşam ki film makinası ile ilgili rüyanın etkisi hala geçmemiş olduğu için tatlı tatlı hayaller kurmaya devam ediyordu. Biraz sonra Ömer sallana sallana geldi, elinde salça sürülmüş ekmek vardı.

- Ne o elindeki öyle ? dedi. Çayını içip kahvaltı etmedin mi?

- Canım hiç istemedi bu sabah dedi Ömer. Bende sen çağırınca bunu aldım, geldim
- Sana anlatacaklarım var.

Ömer ilgiyle Osman’a baktı, Şehre tatil yapmaya gitmiş, üç dört gündür ortalarda görünmüyordu, mutlaka yeni bir şeyler vardır diye düşündü, Osman’a bakıp ne söyleyeceğini merakla beklemeye başladı.

Osman bir süre Ömer’i süzdü, onunda aynı şeyleri hissedeceğine inanarak gördüğü film makinasını ve çalışmasını uzun uzun anlattı, bu arada makine sahibinden aldıkları bilgiyi de anlatmayı unutmadı. Bir makine sahibi olabilirlerse neler yapabileceklerini, nasıl para kazanacaklarını uzun uzun ve heyecanlı bir şekilde anlattı.

Anlattıkları Ömer’i de heyecanlandırmış, onun da aklı bu işe yatmıştı. Olurdu bu iş, hemde çok iyi olurdu. Bu düşüncelerle Ömer’in gözleri parlamaya başlamıştı ki Osman’ın gözünden kaçmadı bu durum. Zaten arkadaşının kendisine destek vereceğine emindi.

Ömer’de yanında olduktan sonra Ömer’in kardeşi Fikri de onlara katılırdı, o Allahın emri idi, Fikri’nin abisinden farklı bir şey yapması düşünülemezdi, adeta onun kuyruğu gibiydi.
- Dün Babam beni dükkana çağırdı, yardım ettirdi, dedi Ömer Osman’ı daldığı düşüncelerinden ayırarak.

Ömer’in babasının çarşıda Nalbur dükkanı vardı. Zaman zaman Ömer’i dükkana götürüp temizlik yaptırıyor, malzemeleri tanıması ve öğrenmesi için bazen yanında tutuyordu.
- Çok bağırıp çağırdı mı sana temizlik yaparken ? .

- Yok, arkadaşı geldi, dedi Ömer, onunla oturdular, pek benimle ilgilenmedi sadece çay söyledim.

Ömer’in Babası çok sinirli ve ters bir adamdı. Her zaman ona bağırır, sürekli azarlardı. Ne zaman yanına gitse dayak yemeden dönmezdi. Ömer bu yüzden Babasından öcü gibi korkardı, bu yüzden dükkana, Babasının yanına hiç gitmek istemezdi.

- Kazasız, belasız döndük geldik, dedi gülerek.

Karşılık vermedi Osman, bir süre onun baktı ve ;

- Ben Onun işini yapmak istemiyorum ama O, benden sonra sen devralacaksın burayı, her şeyi iyice öğren diyor.

- Hazır işin olacak, daha ne istiyorsun?.

- Ben de Onun gibi sinirli, hep bağıran birisi olmak istemiyorum, sonra çocuklarımda beni sevmez. Üstelik Nalburluğu da sevmiyorum.

Osman’da Onun babası gibi bir babaya sahip olmak istemezdi doğrusu, yüzü hiç gülmeyen çok ters bir adamdı, ama bunu ona söyleyemezdi, ona hak verdi.
Bir süre sonra cevap alamadığını görünce ;

- Babamın dükkandaki arkadaşı yani Manifaturacı Selim Amca ne yapmış biliyormusun?

- Ne yapmış ? diye sordu.

- Oğluna kola takılan saat almış, ballandıra ballandıra anlattı.

- Kola takılan saat mı?

Şaşırmıştı Osman. Kola takılan saat büyük şehirlerde sadece zenginlerin kullandığı çok lüks bir şeydi. Kasabalarında sadece yaşlı ve büyük insanlarda köstekli saat denilen, saat cebi olan ceplerde taşıdıkları saatler ile birkaç tane zenginin evinde ev saati denilen büyük saatlerden vardı. Saat çok pahalı ve lüks bir eşya idi ve bir çocuğa hem de kola takılan türü çok büyük ve gıpta edilecek bir şeydi.
- Gördüğün gibi böyle babalarda var, çocuk hiç yalnız dolaşmıyor en az dört beş kişi koluna girerek geziyorlar, herkes onun çevresinde, çok havası var.

Gıpta edilmeyecek gibi değildi, kol saati sadece yeni çıkan sinemalarda gördükleri, dışarıda hiç kimsede görmedikleri bir şeydi. Onu koluna takan bir çocuğun ne havası olurdu kimbilir. Düşününce harika bir şeydi, Saatin kaç olduğunu merak ettiğinde hemen koluna bakıp öğrenebiliyordun.

- Çok zengin bir adam mı bu senin Selim Amcan ?

- Tabii ya ! Manifaturacı demek para demek oğlum. Çuvalla para kazanıyor onlar.

- Boşuna almamış yani saati, var ki alıyor adam.

- Oho babam diyor ki O’nda öyle para varmış ki hiç bitmezmiş. Sonra da zenginin malı züğürdün çenesini yorar, diyor.

- Çok iyi yapmış bence adam, hiç olmazsa parası çocuğuna yarıyor.

- Evet!

- Amaan boşver, biz kendi işimize bakalım, bu sinema işinde biz kendimize ortak bulmamız lazım, yoksa parayı asla toparlayamayız bir düşün bakalım kimleri ortak edelim bu işe ?

- Kardeşim Fikri’yi mutlaka almamız lazım bir kere, onsuz iş yapamayız biliyorsun her zaman yanımızda. Hem bize faydası da çok olur.

- Ben şu Zeki’yi de ortak edelim diyorum, doğulu,moğulu ama çok sağlam çocuk.

- Tamam o zaman, bizim Fikri ve Zeki ile 4 kişi yeter bence.

- Bir ara Zeki’yi yanımıza alıp ona düşüncelerimizi anlatalım, çok uyumlu bir çocuk hemen uyacaktır bize.

- Tamam ben varım.

Bu çocuğu bundan dolayı çok seviyordu Osman, her konuda çok uyumlu oluyor ve onun her dediğini kabul ediyordu, kafa dengi dedikleri bu idi herhalde.

- Yahu Ömer dedi, bir Futbol maçı ayarlasana öğleden sonrası için, çoktandır oynamadık, sen top bulursun dedi.

- Çok haklısın, benimde ne zamandır canım çekiyordu, ayarlayayım ama önce şu Zekiyi bulup derdimizi bir anlatalım, yaparız, dedi.

- Sen o zaman şimdi Zekiyi bul, ona bir anlat, mutlaka bize uyacaktır eminim.

- Tamam ben sana haber veririm.

***

Öğleden sonra söz verdiği gibi Ömer topu bulmuş, kendi kendine oynamaya başlamıştı bile. Daha şimdiden topu gören birkaç çocuk oluşmuştu çevresinde. Top sahibi olmak çok önemliydi. Topun sahibi isen her şeye sen karar verirdin. İster oynar, ister oynamazsın, takımı sen kurarsın, kimi oynatıp kimi oynatmayacağına sen karar verirsin, kralsın yani.

Ömer topla şık haraketler yapmaya çalışıyor, bir taraftan da yan gözle etrafta toplanan çocukların sayısını süzüyordu.

Osman’ın işareti üzerine, topu diğer çocuklara bırakıp yanına gitti.

- Ne yaptın ? Zeki ile konuştun mu ? dedi.

- Merak etme, ona ballandıra ballandıra anlattım, Önce film makinası bulunmaz ki dedi, ama sonra senin gördüğün makinayı ona anlatınca onun da aklı yattı, ben de varım dedi.

- İyi güzel, hiç parası var mıymış onu da sorsaydın keşke!

- O hiç aklıma gelmedi, sormadım ama bir ara sorarım ben ona.

- Topu nereden buldun ? diye sordu Osman.

- Amcamın oğlunun vardı topu, gerçi beni pek sevmez ama kandırıp aldım.

- İyi etmişsin!.

Yavaş yavaş çocuk sayısı artıyordu. Biraz daha beklenirse iki takım kuracak kadar olacaklardı. Bu arada Ömer’in kardeşi Fikri’de gelmiş, oynamak için hazırlık yapıyordu

Fikri ilginç bir çocuktu, Abisi Ömer’i çok sever, hiç sözünden çıkmazdı, hiçbir zaman kendisi karar vermez, mutlaka abisine bakar ve onun dediğini uygulardı. Kendi başına hiçbir şey yapmazdı. Böyle olması onların da işine geliyordu. Ne isterlerse yaptırıyor, her işlerini gördürüyorlardı, iyi bir yardımcıydı yani. Sinema işinde de sorgusuz sualsiz emirlerindeydi.

Sayı yeterli seviyeye gelmiş sayılırdı, Ömer takım kurmak için harekete geçti. Top sahibi olarak çocuklar içinde en iyi oynayanı seçip karşısına geçmesini istedi, karşılıklı adımlaşacaklar, en son adım kimin olursa ilk kişiyi o seçecek ve böyle sırayla devam edecekti, takım kaç kişiden oluşacak onu top sahibi belirlerdi.

Böylece sekizer kişilik iki takım oluşturuldu, birkaç yaşı küçük çocuk oyuna dahil olamadıkları için kenardan seyretmek üzere çekildiler.

Kaleler taşlarla belirlenerek kaleciler yerlerini aldı. Her zaman olduğu gibi kaleye geçmek çocukların istemediği bir şey olduğu için, golden sonra değişiriz sözü alarak razı oldular. Zeki sonradan geldiği için oyuna girememiş, sonradan nasılsa birinin yerine girerim diyerek kenardaki küçük çocukların yanında yerini almıştı.

Ömer Osman’ı da kendi takımına almış, kendi tarafında oynatıyordu. Oyunu başlatmak için herkes Ömer’e baktı. Top sahibi olduğu için sorgusuz sualsiz her şeye o karar veriyordu.

Oyunu hava atışı ile başlatmak isteyen Ömer, topu alıp ortaya gelmişti. Hakem diye bir şey bilmezlerdi, en kuvvetli olanın veya oyunu yönlendirenin kararına uyarak hareket ederlerdi. Ömer de tam topu havaya atarak oyunu başlatacağı sırada çarşı tarafındaki sokağın başından kalabalık bir gurubun sesi geldi ve oradan yedi sekiz kişilik bir topluluk belirdi.

Ömer’in şaşırıp oyunu başlatmamasına neden olan topluluk içinde Babasının saat aldığı Manifaturacının oğlunun da olduğu iki sokak ötesinin mahalle çocukları idi. Neşe içinde bağrışarak yanlarına geldiler, yine saatli çocuğun koluna girip onu çevrelemişlerdi. Takımla maç yapmak istediklerini söylediler.

Ömer’ler önce itiraz eder gibi oldular ama madem buraya kadar gelmişler ve bizimle maç yapmak istiyorlar niye geri çevirelim diyerek sekiz kişilik bir takım yapıldı, iki takımı birleştirip içlerinden tek takım çıkarıldı ve bazılarını kenara yolladılar. Çetin’in kardeşi Fikri’de kenara alınmıştı.

Ancak kenardan maç seyretmek de çok zevkli olduğu için kenara alınanlar fazla itiraz etmedi. Onlarda ilgiyle maçı seyretmeye hazırlandılar.

Bir süre sonra oyun iyice kızışmıştı, herkes kendini oyuna kaptırmış, kan-ter içinde topun peşinden koşturuyordu.

Kenardan seyredenler neredeyse oyundakilerden daha heyecanlı ve daha bir pür dikkat kesilmiş, soluksuz bir şekilde oyunu izliyorlardı ve herkes heyecan içinde idi.

Oyun uzun süredir devam etmesine rağmen iki tarafta birbirine üstünlük kuramamış ve gol atmaya muaffak olamamıştı. Üstelik herkes yorulmuş ve hızları yavaş yavaş kesilmeye başlamıştı. Zeki ve Fikri kenardan oyunu ilgi ile ama özellikle rakip takım oyuncularını, tabii ki de Manifaturacının oğlunu izliyorlardı ki onlarda ter içinde kalmış ve yorulmuşlardı.

Bir ara beklenmedik bir şekilde misafir takım bir top yakaladı ve hızla gole gitmeye başladı, bizimkilerin önünden yürüyerek gitmekte olan Manifaturacının oğlu da pozisyonu fark etti ve bir anda hızlanarak kale önüne doğru bir koşu tutturdu.

İşte o anda inanılmaz bir olay oldu, önlerinde, birkaç adım ileride oyun alanı içinde, yerde o meşhur kol saati duruyordu. Oğlan aniden ileri fırlarken kolunu da savurtmuş, o arada kolundan saat fırlamış olmalıydı, kendisi hiçbir şey fark etmemişti.

Zeki de Fikri de saati aynı anda fark ettiler. Fikri gayri ihtiyari bağırmak için elini kaldırdı, tam haykıracakken Zeki sus işareti yaptı, Fikri’nin gözleri korku ile büyüdü. Dehşet içinde Zeki’ye baktı ve sesini kıstı.

Bu arada rakip takım hücum ettiği kaleyi şut yağmuruna tutmuş ve en son Manifaturacının oğlunun vurduğu top gol olmuştu. Oyunu seyreden Zeki kendi takımının yediği golü protesto etmek istercesine ayakkabısını çıkarıp saha içersine fırlattı ama öylesine ustalıkla fırlattı ki ayakkabının saatin tan yanına düşüşünü sadece Fikri gördü.

Daha sonra rakip takım oyuncuları birbirlerini en çok da Manifaturacının oğlunu kutlarken Zeki üzgün bir ifadeyle ayakkabısını almaya gitti, etrafına çaktırmadan saati de alarak ustalıkla cebine attı ve üzgün bir ifade ile kenara geldi.

Fikri her şeyi gördüğü için donup kalmış ancak her zamanki gibi abisine
danışmadan hareket edemeyeceği için put gibi durmuş Zeki’ye bakıyordu ve ne yapacağını bilmez bir halde kalakalmıştı.

Zeki Fikri’ye dönüp :

- Bana bak Fikri! Dedi. Sen hiçbir şey görmedin, bir şey soran olursa ben biraz hastalandım, eve gideceğim. Abin, Osman abinle birlikte maçtan sonra bugün onunla konuştuğumuz yere gelsin, orada bekliyorum dedi.

Fikri’nin boş boş bakışını görüp :

- Başka kimseye bir şey söylemek yok ona göre yoksa Abine hesabını verirsin, dedi.
Fikri Abisinin de haberdar olduğunu düşünüp korku ve itaatkarlıkla başını olur anlamında hızlı hızlı salladı.

Bundan sonra Zeki hasta numarası yaparak düşe kalka yürüyüp oradan hızlıca uzaklaştı ve gözden kayboldu.

Bu arada çekişmeli maç bitmişti. Maçı 3-1 kaybeden Ömer ve grubu kenara gelip topluca oturdular. Kendilerini yenen komşu mahalle çocuklarının gülerek, kızdırmaya çalışarak geçip gitmelerini izlediler.

Her maçtan sonra yaptıkları gibi bir süre maçın kritiğini yaptılar. Özellikle iyi oynamayıp maçın kaybedilmesine neden olanlara yüklenildi, karşılıklı suçlamalar sürüp gitti. Doğal olarak kimse suçu üzerine almadığı için boşa konuşup adeta havanda su dövdüler.

Yavaş yavaş ilk yorgunluklarını atan mağluplar grubu birer birer azalmaya başladı. Evlerine gidiyorlardı.

Fikri’nin hali ise görülmeye değerdi, bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyor, sürekli Abisine kaş göz işareti yapıyordu, heyecanlı hali dikkat çektiği için Abisi korkuya kapıldı ;

- Ne oldu! Dedi korka korka. Babam eve mi geldi?

Çünkü Babası eve gelip onu evde bulamazsa, hele top oynadığını duyarsa kemiklerini kırardı.

- Yok! Dedi Fikri, sana bir şey söyleyeceğim.

Heyecanlı ve yerinde duramaz bir halde olan Fikri’nin bu halini gören Ömer meraklanmıştı, Babası da eve gelmediğine göre onu böyle yapan şeyin ne olduğunu anlamak için kalktı, yanına gitti ;

- Ne oldu? Söyle bakayım, dedi.

- Abi çok fena bir şey oldu, Zeki Abi seninle Osman Abiyi bugün ikinizin konuştuğu yerde bekliyormuş, dedi.

- Oğlum! Bunun nesi fena ? tamam gider konuşuruz da senin bu halin ne ?

- Tamam da Abi, bana kimseye bir şey söyleme maçtan sonra oraya gelsinler dedi.
Kardeşini heyecanlandıran bir durum olduğunu anlayan Ömer üstelemedi, nasılsa şimdi gider öğreniriz diye düşündü.

Osman yorgun argın uzandığı yerden Ömer ile Fikri’nin fısıl fısıl ve heyecanlı bir şekilde konuştuklarını fark etmiş ve ne olduğunu anlamak için Ömer’e bakıyordu.
Yanına gelen Ömer ;

- Osman, dedi Zeki bizimle konuşmak istiyormuş, maçtan sonra gelsinler demiş ama bizim ufaklık çok heyecanlı kimseye bir şey söyleme diye tembih etmiş giderken, herhalde önemli bir şey söyleyecek, gidip bakalım istersen.

- Ne oldu oğlum ? Hemen vazgeçti mi bizim işten yoksa bu ? Burada niye konuşmuyor ?

- Bilmiyorum ama bizimkinin heyecanına bakarsan önemli bir şey söyleyecek herhalde.

Osman belini tuta tuta, yorgun argın bir şekilde doğrularak ayağa kalktı, etrafta bir iki küçük çocuk dışında pek kimse kalmamış, herkes evlerine dağılmıştı zaten, Zekinin yanına gitmek üzere yola koyuldular, fikri de peşlerine takıldı.

***

Zeki’yi Ömer’le gündüz konuşmuş oldukları ağaç altında gölgeye uzanmış bir halde buldular.

Onları görünce Zeki’nin hızla toparlanıp doğrulması ve heyecanlı hali gözlerinden kaçmamıştı.

- Merhaba Zeki! Dedi Osman onun heyecanlı halini süzerek.

- Geldiniz mi ? dedi oturmaları için onlara yer gösterdi, üç kişi Zekinin çevresine toplandılar.

- Hayrola zeki! Dedi Osman bizi buralara çağırdığına göre önemli haberlerin var herhalde, yoksa film makinası mı buldun?

Zeki’ nin yüzündeki ciddiyet hiç kaybolmamış, aynı heyecanla onlara bakmaya devam ediyordu, Osman ve Ömer şaşkınlıkla ona baktılar.

Zeki bir süre onları süzdü, yüzünde çok ciddi bir ifadeyle, adeta dini bir törende baş aktörmüş gibi yavaş hareketlerle elini cebine soktu, herkes sus-pus olmuş ona bakarken aynı ciddiyetle elini çıkarıp ortaya doğru uzattı. İlk önceleri Osman ile Ömer ne olduğunu anlamadıkları şeye bir zaman şaşkın şaşkın bakakaldılar. Ancak ne olduğunu anladıkları anda gözleri faltaşı gibi açılmıştı, çünkü Zekinin elinde altından bir kol saati pırıl pırıl parlıyordu.

Ortalıkta büyük bir sus-pus olmuş, kimse konuşmuyordu, Zeki elini hala ortada tutuyor, avucunda tuttuğu hazineye çevreden gelecek tepkileri bekliyordu.

İlk kendini toparlayan ve konuşmaya çalışan Osman oldu, hemen aklına Manifaturacının oğlu ve saati gelmişti :

- Nasıl oldu bu ? diye kekeledi.

- Fikret de gördü, maç sırasında kolundan düşürdü dedi. Ne yapacağıma bir süre karar veremedim ama nasıl olsa düşürdü kolundan, onun için kayıp sayılır, ben bulmasam bir başkası bulup, alacaktı dedi.

Hepside bir süre böyle bir şeyi içlerine sindirebilmek için sessiz kaldılar, belirli bir zaman düşünmekle geçti, Fikri ise her birinin yüzüne ayrı ayrı bakıyor ve ne karar vereceklerini anlamaya çalışıyordu.

Osman biraz da kuşku ile sordu :

- Saatin düştüğünü başka kimse görmedi mi? Sadece sen mi gördün Zeki ?

- Biz Fikri ile yan yana duruyorduk, dedi Zeki. Diğer çocuklar biraz uzağımızda idi, tam bizim önümüzde düşürdü saati, Önce Fikri sonra ben gördüm başka gören olmadı.

- Peki, alırken kimse görmedi mi?

- Hayır! Gole kızmış gibi yapıp ayakkabımı fırlattım içeriye. Sonra kimseye fark ettirmeden ayakkabımı alırken saati de aldım, Fikri de gördü zaten.
Osman düşündü, Zeki istese saati tek başına da alıp götürebilirdi, bazı konularda çok korkusuz ve gözü kara bir çocuktu. İstese saate tek başına sahip çıkabilirdi. Haber verdiğine göre ortak hareket etmek istiyordu. En azından bu iyiye işaretti, sağlam bir dost demekti bu.

- İlk önce bunu koyacağımız sağlam bir yer ayarlayalım, sonra ne yapacağımıza bakarız dedi.

Hep birlikte Osman ve Ömer’in yan yana olan evlerinin yanına gittiler, uzun bir zaman oyun oynuyormuş gibi yaparak her iki evin de çevresini epeyce araştırdılar, en uygun yer yine Osman’ların evinin bodrumu oldu.

Bodruma hep birlikte girerek içeriye biraz olsun ışık girmesi için kapıyı açık bıraktılar ve içeride saati saklayabilecekleri bir yer aramaya başladılar.
Zeki dedi ki :
- Benim Annemle Babam böyle altın gibi yaldızlı şeyleri saklarken naylona sararlardı, eğer sarmazsan paslanırmış.
- Zeki doğru söylüyor, dedi Osman. Ben eve gidip uygun bir şey bulayım hem Anneme de biz bodrumda oynuyoruz diye haber vereyim de sesler duyarsa merak etmesin, siz burada yer aramaya devam edin.

Biraz sonra Osman elinde bir naylon parçası ile geldi, Bu arada Ömer duvarda oynak bir taşı yerinden çıkarmış ve çok uygun bir kovuk bulmuştu, taş yerine konulunca hiçbir şey fark edilmiyordu.

Saati güzelce sarmalayıp kovuğa yerleştirdiler ve ne yapacaklarına karar vermek üzere oradan ayrıldılar.

***

Manifaturacı Selim Bey işini iyi tutturmuş bütün kasaba halkı tarafından tanınan, müşterisi bol olan bir esnaftı. Özellikle çevre köylerden çok geleni gideni vardı. Düğün dernek olduğu zaman gelen müşterilerini iyi anlaştığı terzi olan Müfit efendiye yönlendirir, bunlar benim özel müşterim diyerek hem Müfit efendiyi kazandırır, hem müşterilerinin kendini özel hissetmesini sağlardı.

İşleri güzel ve yolunda gidiyordu, bunun için Allah’a her zaman şükreden Selim Bey evli ve iki erkek çocuğu babası idi. Halis muhlis, yumuşak başlı, uysal ve güzel bir karısı vardı. Kendi köyünden alıp yuvasının direği yaptığı bu kadın tam istediği gibi çıkmıştı. Ağzı var, dili yok denilen cinsten, hiç şikayeti ve sızlanması olmayan her şeye uyumlu bir kadındı. Kısacası Selim Beyin mutlu bir yuvası vardı.

Allah ona bu mutlu yuvasında iki erkek evlat verdi. Her ikisi de Anneleri gibi çok yumuşak başlı ve uysal çocuklar olarak yetişiyordu. Selim bey her iki çocuğunu da çok seviyor, adeta üzerlerine titriyordu. İlkinin adını babasının adına hürmeten Süleyman ikinciye ise karısının babasının adı olan Cevher koydular.

Süleyman ve Cevher hem okullarına gidip derslerini başarı ile yapıyorlar hem de zaman kaldıkça Babalarına Manifatura dükkanında yardım ediyorlardı. Cevher dükkanı silip süpürürken, Babası Süleyman’a müşteri geldiğinde nasıl davranması gerektiğini, onların nasıl velinimetleri olduğunu anlatıyor, ona müşteriye saygı ve sevgiyi öğretiyordu. Özellikle kendisi pazarlık yaparken neler konuşup müşteriyi nasıl ikna etmeye çalıştığını çok dikkatle takip etmesini öğretiyordu. Önemli bir husus da gelen müşteriye göre davranmaktı, onun için gelen müşterinin Kasabalı mı yoksa köyden gelen birisi mi olduğunu mutlaka Süleyman’ın ayırabilmesini istiyordu. Çünkü her ikisine de farklı farklı davranması gerekmekteydi. Bir kasabalıyı köyden gelen müşteri gibi ikna edemezdin, aynı şekilde bir köylüyü de kasabalıyı ikna ettiğin yöntemlerle ikna edemezdin. Her birinin ayrı ayrı yol ve usülleri, her birinin ayrı ayrı ikna yöntemleri vardı. Bunları Süleyman’ın bir iyice bellemesi gerekiyordu.
Süleyman’ın babasının hatırlı bir esnaf olması, hem çarşıda hem mahallede saygı ile bahsediliyor olması, Süleyman’ında mahallede itibarını artırıyor, arkadaşları arasında kabul gören popüler birisi olmasını sağlıyordu. Doğrusu o da bunu hakkını vermiş Orta mektep’teki ilk yılında takdir belgesi alarak babasını oldukça sevindirmişti. Küçük bir kasaba da oturuyor olmaları ile olay bütün kasabada hemen duyuluyor, kahvelerde ve esnaf arasında hatta aileler arasında konuşulup babası için gurur vesilesi oluyordu.

Babası bu güzel başarıyı elbette sessiz karşılayacak bir adam değildi, uzun süre çocuğuna nasıl bir jest yapabileceğini düşündü. Bir türlü uygun bir şey bulamadı, çevresinde ailelerin ve babaların çocuklarına aldıkları hediyeleri gözden geçirdi ama ne çare ki hiç birini şanına layık bulamadı. Öyle bir şey olmalı ki herkes nasıl Baba olduğumu görmeli, bütün Kasabalının takdirini almalı diye düşünüyordu. Hem böylece müşterilerim de artar diyordu. Burası küçük bir yer şöyle hatırı sayılır bir hediye olsa herkes benden ve oğlumdan bahseder, hiç de fena olmaz görüşündeydi.

Selim Bey hafta sonunda İstanbul’daki toptancısına gidip yeni kumaşlar alması gerekiyordu. Elindeki mallar iyice azalmıştı, üstelik düğün mevsimleri de geliyordu. Tam iyi iş yapacağı dönemde az mal ile müşteri karşısına çıkıp onları kaybetmeyi hiç istemezdi. Bu yüzden oğluna alacağı hediye konusunu düşünmeyi dönüşüne bıraktı, hele bir hayırlısı ile İstanbul’a bir gidip gelelim diye düşündü.

Bu arada hava kararmış, akşam olmuştu. Genelde akşam karanlıktan sonra çarşıya müşteri gelmez, bütün esnaf dükkanını kapatırdı. Selim Bey’de bu kadar yeter, bereket versin diyerek dükkanını kapattı ve evin yolunu tuttu.

Eve gelince İstanbul işini karısına söyleyerek hafta sonu için bavulunu her zamanki gibi hazırlamasını istedi.

Daha sonra özlediği çocuklarını görmek ve onlarla biraz hasret gidermek için oturma odasına yöneldi.

***

Babasının İstanbul’dan bulup getirdiği pırıl pırıl kol saati bir anda Süleyman’ı kasaba da çok popüler bir insan haline getirmiş, herkesin ilgisi ona yönelmişti. Bu güne kadar hiç görülmemiş, duyulmamış bir hediyeydi bu. Kol saati henüz kimsenin duyup gördüğü bir şey değildi. Babası ne yapıp etmiş hakikaten kimsenin aklına gelmeyecek, kimsede olmayan çok değerli bir hediye vermişti oğluna.

Mahallenin bütün çocukları onun koluna giriyor, hep birlikte çarşı pazar dolaşıyorlar, bir taraftan da Süleyman kendisini kutlayanlara teşekkür ediyor, onlara gülücükler dağıtıyordu.

Bazen babasının manifatura dükkanının önünden geçiyorlar, oğlunu mahallenin çocukları arasında düğün alayı gibi geçerken gören Selim Bey ne kadar isabetli bir seçim yaptığını görerek kendisini kutluyordu.

İstanbul’da iken toptancısına oğluna hediye almak istediğini ama bir türlü seçemediğini söyleyince adam kendisini eski bir Rum meyhanesine götürmeden önce İstanbul’un en ünlü saatçisi dediği bir saatçi dükkanına götürmüştü.

Burada yeni çıkan kol saatlerini görünce ağzı bir karış açık kalan Selim Bey bunların Avrupa’da son çıkan en yeni saatler olduğunu öğrenmiş ama fiyatları duyunca da tabiri caizse dudakları uçuklamıştı.

En sonunda uzun pazarlıklar sonucu bir tanesini almayı başararak çok şık bir ambalaj yaptırmış, gözü gibi baka baka evine getirmişti.


Hediyesini doğrudan doğruya vermeyi içine sindiremeyen Selim Bey her şeyin en güzeli olsun diyerek evinde bir yemek vermiş, bu yemeğe en popüler esnaf arkadaşları ile birlikte ilçenin yazı işleri müdürü, mal müdürü ,emniyet amiri, jandarma komutanı gibi önemli kişilerini de davet ederek ses getirmeyi planlamıştı.

Her şey dediği gibi olmuş, yemekte duygulu bir konuşma yaparak hediyesini oğluna vermişti. Bu arada Küçük oğlu Cevher’e de küçük bir şeyler alarak onun kırılmasını önlemişti.

Süleyman hediyeyi görünce sevinçten çılgına dönmüştü. Bu ne müthiş bir hediyeydi böyle.
Herkes kendisine gıpta ile bakıyor, herkes bu mükemmel hediyeye imreniyordu. Bütün arkadaşları koluna girmiş, onu bir an bile yalnız bırakmıyorlardı.
Böyle güzel bir hediyenin, Kasabanın önemli kişilerinin olduğu böyle güzel bir yemek daveti ile verilmesi elbette ki Kasaba da da ses getirmiş, herkes bundan bahseder olmuştu.
Kısacası Süleyman’ın mutluluğuna ve keyfine diyecek yoktu, her gittiği yerde özel itibar görüyor, herkes onun üzerine titriyor, o da bunun tadını çıkarıyordu.
Ne yazık ki bir gün güzel rüya bitti, o güzelim saat, o bakmaya kıyamadığı herkesin büyük bir Hayranlık ve gıpta ile baktığı saat kolundan yokoluverdi.

***

Selim Beylerin evinde bir taraftan müthiş bir telaş, bir taraftan müthiş bir hüzün hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor, sadece Selim Bey’in öfkeli sesi duyuluyordu. Belki yüzüncü defa sorduğu soruyu bir kez daha sordu ;

- Oğlum en son gittiğin yerleri bana tane tane anlat!.

Korkulu bir şekilde sinmiş olan Süleyman :
- Baba söylediğim gibi ilk önce yukarı mahalleye gittik, daha sonra köprübaşına gittik, oradan mahalleye döndük, öğleden sonra hisar mahallesine gittik sonra da bir sokak ötemizde ki çocuklarla maç yaptık ve eve geldik. Evde bir baktım, kolumda yok

- Sonra ne yaptınız?

- Saatin olmadığını anlayınca ben kapının önündeki çocuklara söyledim, onlarla birlikte gittiğimiz yerlere yeniden gittik, herkese sorduk, herkesi tek tek dolaştık kimse görmemiş.

Selim Bey ne yapması gerektiğini bir süre düşündü, çocukla birlikte tekrar dolaşabilirdi bahsedilen yerleri ama bir şey çıkacağını zannetmiyordu. Öncelikli olarak saat gerçekten kayıp mı olmuştu yoksa çevresinde ki çocuklar mı bir şey yapmıştı ? bilemezdi ki. O zaman belki de polisin sorgulaması gerekirdi. Oysa kimse böyle bir şeyi çalmayı göze alamazdı ki. Herkes tarafından tanınıp bilinebilecek bir şeydi. Kasaba dışına çıkarırlarsa o başka tabii. Kasabanın Emniyet Amirini tanıyordu, samimiyeti yoktu ama zaman zaman kulüplerde veya esnaf toplantılarında karşılaşıp selamlaşıyorlardı.

Ertesi gün Emniyet Amiri ile görüşmüş ama oldukça ümitsiz bir görüşme olmuştu. Emniyet Amiri de kendisi gibi düşünüyordu. Kimse çalmaya cesaret edemez, çünkü hiçbir yerde satamaz demişti. Büyük bir ihtimalle kaybolmuş olabileceğini, bunun içinde teşvik amacıyla bulana para ödülü, hediye gibi önerilerde bulunmasını tavsiye etti.
Selim bey öncelikli olarak oğlunun çevresinde bulunan çocukların hepsini topladı, onları sorguya çekti ama tahmin ettiği gibi bir şey çıkmadı, buna karşılık onlara para ödülü vaat etti.
Ertesi gün oğlunu da alarak son gittikleri mahallelere tekrar gittiler, oradaki çocukların hepsiyle tekrar konuşarak bunlara da para ödülü vaadinde bulundu.
Selim Bey yapılabilecek her yolu deniyordu. Ertesi gün öğle namazından sonra Belediye hoperlöründen şu anons duyuldu :

- Dikkat! Dikkat! Kasabamız sevilen esnaflarından Ömer Gündoğdu Bey’in oğluna almış olduğu altın kol saati kaybolmuştur. Getirenler ziyadesi ile memnun edilecektir. Bulanların Belediyemize müraacatları rica olunur.
Bu anons gün boyunca zaman zaman tekrar edildi.
Ertesi gün kasaba okullarında ders aralarında içeri giren bir kişi sınıf öğretmenlerinden izin alarak bu duyuruyu bir kez de okullarda olmak üzere ilan etti.
Bütün kasaba Selim Bey’in oğluna aldığı saatin kaybolduğunu duymuş, merakla nereden çıkacağını bekliyor, herkes birbirine saati ve ne olduğunu soruyordu.

***

Osman son birkaç gün içinde meydana gelen olaylardan başı dönmüş bir şekilde ve ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Diğerleri daha da kötü durumdaydılar. Sinmiş bir vaziyette, adeta hareket etmeye korkar bir tavırla Osman’ı izliyor ve onun tepkisinin ne olacağını, ne kara vereceğini gözlemeye çalışıyorlardı. Kendi başlarına fikir üretmeye korkuyor, çözüm yolu için bir şey söylemeye cesaret edemiyorlardı. Doğal liderleri gibiydi Osman, genellikle onun dediklerini uygularlar ve ona uyarlardı. Her zaman son karar onun olurdu.
Hiç beklemedikleri bir şekilde olay çok büyümüş ve yayılmıştı. Bu durumda ne yapacaklarını bilmez haldeydiler. Zaman zaman bodruma gidiyor, saati çıkarıp bakıyorlar ve tekrar yerine koyup adeta onu unutuyorlardı. Sanki anlaşmışlar gibi günlük hayatlarında hiç ondan bahsetmiyor, çevrelerinde bu olay konuşulsa bile duymamazlığa geliyorlardı. Sadece bir kez, oda bodruma ilk koyduklarında biraz sevinir gibi olmuşlar, ancak korku ve endişe içlerinden hiç çıkmamıştı.

Kimse ne yapacaklarını, saatin ne olacağını filan sormuyor, adeta onu bodrumda unutmak istiyorlarmış gibi bir davranış sergiliyorlardı. Fikri’nin dili iyice düğümlenmiş normal konuşma bile yapmaz olmuştu. Hatta çevresi bu durumu fark edebilir diye Osman Ömer’e sürekli ikaz ediyor, ağzından bir şey kaçırmasın diye dikkat etmesini ve onu devamlı takip etmesini söylüyordu.

Günleri çok monoton bir şekilde geçiyor, Sinema işinden bile konuşmak içlerinden gelmiyordu. Suçluluk psikolojisi hepsini yavaş yavaş sarmış, yakalanabilecekleri ve başlarına istemedikleri çok kötü şeylerin gelebileceği düşüncesi akıllarından hiç çıkmaz olmuştu. Daha önce enine boyuna düşünmedikleri olaya bütün büyükler ve Kasaba ileri gelenleri de dahil olunca bizimkilerin ağzını bıçak açmaz olmuştu. Yine de Osman ne yapabileceklerini düşünüyor ama bir çıkış yolu bulamıyordu.

Zaman zaman Zeki’yi de aralarına alarak bu işe nasıl çözüm bulabileceklerini konuşuyorlar ve kendilerine itiraf etmeseler bile ondan nasıl kurtulacaklarını araştırıp duruyorlardı. Ama bir taraftan da içlerinde bir duygu, film makinesine giden yolun ondan geçtiğini ve ne olursa olsun bunu en iyi şekilde değerlendirmeleri gerektiğini söylüyordu.Yine üçünün de bir arada olduğu bir zaman Osman :

- Arkadaşlar! Dedi, hepimizde biliyoruz ki bu saat bizim için film makinasına giden bir yol, ama saati nasıl satacağız ve film makinasını nasıl bulacağız onu açıkçası bilmiyorum.
- Bir kere, dedi Ömer, önce bu saat kaç para eder, film makinası kaç paradır bunların ikisini de bilmiyoruz.

- Saati buralarda satmanın imkanı var mı sizce? Dedi Zeki.

- Böyle bir şey mümkün değil dedi Ömer, Ne kimseye satılır, ne kimse alır hemen yakalanırız.

- Ne yapabiliriz o zaman ?..

- Zeki! Dedi Osman, senin memleketinden gelen giden olmuyor mu?

- Olsa bile bize faydası olmaz, bizim film makinası ancak İstanbul’da bulunur, saati de ancak orada satabiliriz.

- Bizim kendimiz gidip bu işleri halletmemiz lazım ki ne kimse anlasın ne de fark etsin dedi Ömer.

- Oğlum dedi Osman, o senin dediğin olacak iş değil, birincisi İstanbul’a gidecek para nerede, hadi parayı buldun diyelim, İstanbul’da yol bilmezsin iz bilmezsin hiç tanımadığın insanlara biz saat satacağız mı diyeceksin, anında yakalarlar. Ayrıca şunu da unutma İstanbul’a gittiğini kabul etsek bile, dönünceye kadar burada ailelerimiz ne yapar dersin ? Nerede bu çocuklar diye dünyayı ayağa kaldırırlar valla.

Ömer ümitsizce baktı Osman’a ;
- Ben sadece nasıl çözeriz diye düşünüyorum, dedi. Öylesine aklıma geldi. Yoksa yüzde yüz haklısın her tarafından imkansız bir iş.

Bu arada Fikri konuşulanları ilgi ile dinlemeye başlamış, arada kafasını uzatıp duruyor ama bir şey söylemiyordu. Ancak aklına bir şey geldiği ve söylemek istediği belliydi ki yerinde duramıyordu, onun bu haline çoktan alışıktılar.

- Ne var Fikri dedi, Ömer, bir şey mi söyleyeceksin ?

- Abi dedi Fikri korka korka. Çarşıda ki Kuyumcu Nazif Amca var ya, ona götürsek, tarlalardan, hisar tepesinden buldukları altınları hep ona götürüyorlar köylüler falan, o da alıyormuş biliyorsunuz yasak olduğu halde, madem kimseye söylemiyor bizim saati de söylemez, alır altın değil mi bu?

Önce hepsi de itiraz edecek oldular ama düşünce kafalarına hiç de fena gelmemişti. Fikri’nin dediği gibi evinin bahçesinde, tarlasında altın bulan insan çok oluyordu, Önceleri Jandarma’ya haber veren insanlar daha sonraları vermemeye başlamışlardı, çünkü ellerine pek bir şey geçmiyordu. Duyduklarına göre bu insanlar hep Nazif Amca’ya gidiyor ve bir şekilde anlaşıyorlarmış.

Akıllarına yatmıştı, ancak Nazif Amca’ya nasıl biz bir altın saat bulduk satmak istiyoruz denecekti? Bir kere kol saatinin adı geçtiği anda Nazif Amca hemen anlayacaktı Selim Bey’in oğlunun saati olduğunu. Gerçi Nazif Amca getirilen bulunmuş altınları alıyordu ve kimsenin haberi olmuyordu ama bu çok başka bir işti, bütün kasabada ayyuka çıkmış, herkesin, Okulların bile haberi olmuş bir şeyi kimseye bir şey söylemeden alırmıydı bu adam?

Hepsinin suratı bir anda yine asılmıştı. Düşündükçe işin olmaz yanları akıllarına gelmeye başlıyor ve ümitsizliğe kapılıyorlardı. Öyle ya tarlada, bahçede köylülerce bulunan altın para ve eşyayı çaktırmadan almak başka bir şeydi, bu başka bir şeydi, mümkün değil böyle bir şeyi kabul etmezdi Nazif Amca.
Osman uzun uzun düşündü, kafasında tarttı, biçti ve kararını açıkladı :

- Durun dedi, hemen ümitsizliğe kapılmayın, alıp almayacağını şimdiden bilemeyiz onun için önce ağzını bir yoklayacağız, öyle pat diye gidip biz de altın saat var alırmısın ? demeyeceğiz tabii ki, daha bunu der demez ne olduğunu anlar, öyle demeyeceğiz.

Ömer ve Zeki ilgiyle doğruldular, belki de Osman bir Çözüm yolu bulacaktı, Fikri de kulak kabartmıştı :
Osman Zeki ve Ömer’e döndü :
- Zeki bildiğim kadarıyla sende topraktan bulunma eski paralar var, bir ara söylemiştin. Ömer sizin evde de bunlardan mutlaka vardır sende onları topla getir, bende de birkaç tane var, bende onları alacağım ve satmak istiyormuşum gibi Nazif Amca’ya gideceğim. Bir ara muhabbet esnasında konuyu bu saat olayına getirip ağzını bir yoklarım, hatta alıcı gibi olursa hafiften çıtlatırım, daha sonra gider ciddi ciddi pazarlık eder iyi bir fiyata ona satarız, ne dersiniz ?

Osman’ın söyledikleri istenen etkiyi yapmıştı her üçünün üzerinde. Gergin ve endişeli bir ifadeyle bakan yüzleri bir anda gevşedi, belli bir rahatlama ve sevinçle Osman’a baktılar .
İlk sözü Ömer aldı:
- Çok iyi düşündün Osman dedi, benim de yavaş yavaş aklım yattı olur bu iş.

- Evet! Evet dedi Zeki’de. Çok iyi düşündün, bu işi böyle halledebiliriz bence de.

Fikri ise kendi düşüncesi kabul bulduğu için mutlu, memnun bir hale gülümsüyordu.

***
Kuyumcu Nazif bu Kasabanın en eski yerleşik adamlarından birisiydi. İşini babadan devralmış, aralıksız yıllarca sürdürmüştü. Ancak işinde fazla bir gelişme göstermemiş, şehirdeki kuyumcuya bağlı olarak küçük kazançlarla yıllarca idare etmiş bir insandı.

Genellikle fakir, çok paraları olmayan bir Kasabada olmanın etkisiyle, işin imalat kısmına hiç girmemiş, yıllarca al-sat türü işlerle geçimini sürdürmüş basit bir Kasaba esnafıydı. Arada Kasaba halkı topraklarından buldukları eski para, altın ve değerli eşyaları hep kendine getirirler oda bir gün müsaade alır, şehirde çalıştığı kuyumcuya götürür ve üzerine makul bir fiyat koyarak satardı. Yeni altın, mücevher ve takı ihtiyacı çok seyrek çıkar, onu da müşteriyi kaçırmadan en uygun şekilde halletmeye çalışırdı. Bunun yanında da çok seyrek de olsa tamir, parlatma, küçültme, büyültme gibi işleri yapar, geçimini kıt kanaat sürdürürdü.

Kalender ve gözü çok yükseklerde olmayan bir insandı. Azıcık aşım kaygısız başım der, karnının doymasını, günlük kazancının çıkmasını yeterli görür ve bunun için devamlı Allaha şükür ederdi. Zaten namazında niyazında dindar bir adamdı. Genelde Kasaba halkından fazla hoşlanmazdı. Çünkü bu Kasaba halkı çok kötü niyetli, içinden pazarlıklı diye düşünürdü.

Hiç yoktan, kendisi hakkında bir sürü laf ederler, çok parası olduğunu, gizli gizli ve torba torba altınları kendisine getiren Kasaba halkından kandırarak ucuza aldığını ve aslında çok zengin olduğunu söylerlerdi. Oysa Allah var hiçbir zaman küçük, değerinden söz etmeye deymeyecek eski-püskü paralar dışında hiç öyle torba torba altın getiren de olmamış, hiç böyle bir alışveriş de yapmamıştı.

Önceleri çok kızıyordu, hatta bir ara jandarma komutanına gitmiş, bunları söyleyenler hakkında şikayette bulunmuştu. Komutan gülerek kendisini sakinleştirmiş ve aldırış etmemesini söylenmişti. Bu tür şeyler her yerde olur, meyve veren ağaç taşlanır, aldırış etme biz seni biliyoruz demişti.

O gün evinden neşeli bir şekilde dükkanına gelmiş, hayır dua ile dükkanını açıp, elinde olan ufak tefek tamirat işiyle meşgul olmaya başlamıştı ki kapıda bir çocuk belirdi ;
- Selamınaleyküm Nazif Amca, kolay gelsin dedi.

- Aleykümselam evlat, diye cevap verdi kuyumcu Nazif Usta.

- Beni tanıdın mı ? dedi çocuk gülerek

- Tabii tanıdım, sen bizim Nalburun oğlu Ömer’in arkadaşı Osman değilmisin ?

- İyi bildin Nazif Amca dedi, Osman, sana bir şey danışmaya geldim izin verirsen.
Oturması için ona yer gösterdi kuyumcu.
Osman bir taraftan otururken ;
- İşlerin nasıl Nazif Amca, iyisindir inşallah, dedi.

- Sağ ol evladım, eksik olma derken bir taraftan da Osman’ın elindeki küçük çıkına baktı, yine bir tamir işi var herhalde diye düşündü.

Osman’da Nazif ustanın elindeki torbaya baktığını görmüştü.
- Nazif Amca dedi, Biz arkadaşlarımla sürekli tarlaları dolaşıyoruz eski para bulmak için, şu ana kadar da bu torbadakileri bulduk, eğer okul harçlıklarımızı çıkaracak gibi olursa, mahallelerde boş boş cirit atacağımıza devamlı böyle dolaşıp aramak istiyoruz, sen ne dersin ? Bir taraftan da elindeki torbayı Ustaya uzattı.

Nazif Usta çocuğa bakarak elindeki torbaya uzandı, torba ağırcaydı, önündeki tezgahın üstünü temizleyerek torbayı boşalttı, bir hayli eski para dökülmüştü.
Şüpheyle sordu ;
-Ne kadar zamandır kırda kışta para arıyorsunuz bakayım siz ? diye sordu.

Eski paraların çok oluşundan şüphelenmişti, Bu meretler nihayet yerden fışkırmıyorlardı, öyle buluvermek çok kolay değildi, ararsın, ararsın bulunmaz, aramadığın zaman karşına çıkardı. En çok başına gelen şey de bu veletlerin biz bulduk diyerek evdeki Anne-Babalarının eşyalarını getirip satmalarıydı. Canları bir şey çekmeye görsün yada bir şeyi almayı çok istesinler hemen bu yola başvururlardı, defalarca karşılaşmıştı bu durumla, sonra da işin yoksa Ana Babalarına dert anlat. Hiç çekemiyeceği bir şeydi doğrusu.
Osman Nazif Amca’nın bu çıkışını yumuşatmak gerekir diye düşündü ve ;
- Yok Ustam dedi, bunlar yeni değil, bizim iki senedir topladıklarımız bunlar, satmayı yeni düşündük de ondan sana getirdim.

Nazif Amca’nın yüz hatlarında bir yumuşama oldu, yine de içlerinde değerli bir şey olabilir diye düşündü ve yıllardır gelene gidene az çok baka baka biraz da olsa anladığı için merceğini eline aldı ve hepsini tek tek inceledi.

Hepsi de önemsiz, hep bulunan ve fazla para etmeyen şeylerdi, az bir para verip gönderebilirdi çocuğu.
Bu arada Osman sordu ;
- Biz dolaşırken bizim gibi böyle arayanlara çok rastlıyoruz Nazif Amca dedi. Arada konuşuyoruz da onlarla. Altın para bulduklarını söyleyenler de çok oluyor, belki biz de buluruz. O zaman da sana getirelim mi Nazif Amca ne dersin?
Nazif Usta acaba altın buldular da beni mi deniyor diye düşündü, kaçamak bir cevap verdi ;

- Bakarız, düşünürüz hele sen bir getir.

Osman yeni bir deneme yaptı ;
- Sana böyle ufak tefek altın para getiren oluyor mu Nazif Amca ?

- Eh! Ufak tefek şeyler oluyor tabii.

- Büyük pahalı şeyler de getiren oluyor mu?

- Ne getirirlerse getirsinler ben ticaretime bakarım.
Böyle konuşarak bir yere varamayacaklarını anlayan Osman doğrudan konuya girdi ;

- Kaybolan altn kol saatini duydun mu Nazif Amca ?

- Duymayan kaldı mı oğlum ?

- Onu sana getirseler ne yaparsın ?

Nazif Usta bu lafa sinirlendi, bu Kasabalı da artık çok oluyor diye düşündü. Baksanıza şimdi de çocuklarla ağzımdan laf almaya çalışıyorlar, bu işte de benden şüpheleniyorlar belli.

- Bak Oğlum, dedi seni Annen Baban mı gönderdi ? Ya da birileri bir şey mi dedi ?

Osman şaşırdı ;
- Yok amca ! dedi, ben öylesine sordum.

- Bir kere şunu aklına sok, birincisi bana hiçbir şey getiren olmadı, ikincisi getiren olsa bile milletin ah’lı malını daha doğrusu çalınmış bir malı asla almam. Sen o benim için öyle düşünen insanlara söyle, herkesi kendileri gibi bilmesinler benim gırtlağımdan bu güne kadar haram lokma geçmedi, bugünden sonra da geçmez, ben böyle işlere şimdiye kadar bulaşmadım, bundan sonra da bulaşmam.

Osman baktı ki buradan iş çıkmayacak, kuyumcuyu daha fazla sinirlendirmeyeyim diye düşündü, ayağa kalkıp, çıkınını aldı ;

- Nazif Amca dedi, madem bunlar içinde değerli şeyler yok, sıradan şeyler diyorsun, ben arkadaşlarıma bir sorayım yine de verelim derlerse sana tekrar getireyim.

Nazif Usta sinirlenmişti, doğrudan cevap vermeyip başını sallamakla yetindi.

***

Kuyumcu görüşmesinden eli boş dönmüş olan Osman arkadaşlarını tekrar topladı, ve onlara durumu açıklayarak Nazif Amca’nın bu işe çözüm olmayacağını ve verdiği sert tepki ile sinirli davranışlarını teferruatlı biçimde anlattı.

- Açıkçası dedi, Zaten Kasabalı ile arası iyi olmayan bir adam, onlara diş biliyor böyle bir şeye de hiç yanaşmıyor.

Arkadaşlarının hepsi önüne bakıyor, bu ümitlerinin de boş çıkmış olmasının hayal kırıklığı yüzlerinden okunuyordu.
Zeki kafasını kaldırdı ve Osman’a :
- Aslında dedi, uzaktan tanıdığım bir memleketlim var, bizim yaşlarımızda bir çocuk yakında İstanbul’a gidecek, orada yakın akrabaları var babası ile birlikte sık sık gidiyorlar, bir takım işler yapıyorlar hem İstanbul’u iyi biliyorlarmış, onunla bir konuşsak mı dedi.

Osman şöyle bir doğruldu yerinden, diğerleri de yeni bir umutla Osman’a baktılar, belki de sonunda çözüm bu olabilirdi.
- Peki dedi, Osman biz bu çocuğa güvenebilirmiyiz ?

- Valla dedi Zeki uzun zamandır tanıyoruz, memleketlimiz ama öyle çok içli dışlı değiliz.

- Güvenebilirmiyiz derken onu kastetmedim, kaybolan saatin bizde olduğunu öğrenirse ne yapar ?

- Babamlardan duyduğum kadarıyla yaptıkları işler hep kaçak-göçek işlermiş, Eğer kabul ederse zaten kimseye bir şey söylemez dedi.

Herkes bir kez daha heveslenmişti, umutla Osman’a baktılar.

- Pekala! Dedi Osman, bu çocuğu bir çağırsana hep birlikte görüşelim.

- Tamam, hemen şimdi çağırayım dedi Zeki ve fırladı gitti.

Osman Ömer’e döndü ;

- Ne diyorsun ? dedi.

Ömer bir süre düşündü, ağır ağır yanıtladı ;

- Şu saati bir şekilde elimizden çıkarabilirsek dedi, makine işini daha sonra da halledebiliriz, önce bundan bir kurtulalım üzerimizden gitsin, biz de bir rahatlayalım rahat rahat ararız, bizi çok gerdi bu iş dedi.
- Haklısın dedi Osman, konuşmaktan bile korkar olduk onun yüzünden inşallah Zeki’nin arkadaşı işe yarar da hayırlısı ile şu işi hallederiz, uzadıkça boku çıkacak işin.

- Bir tek endişem var dedi Ömer, bu çocuk bu işi halledebilecek mi, netice de o da çocuk daha.

- Merak etme bunlar bu işler içinde pişmiştir, büyüklerden daha iyidir o konuda eminim, Zeki’nin söylediğine göre sürekli Babası ile her işi takip ediyormuş.

- O zaman mesele yok dedi Ömer.
Bir süre sessizce oturup beklediler, herkes kendince düşüncelere dalmıştı. Fikri bir Abisine bir Osman’a bakıyor ve ne olacağını merakla bekliyordu.

Bir süre sonra Zeki geldi, bahsettiği memleketlisini de yanında getirmişti. Selamlaşıp hoş-beş ten sonra yanlarına oturttular. Zeki memleketlisini “Metin” diye tanıttı. Çocuk diğerlerini ilgiyle tanımak ister gibi süzdü, hakikaten piyasadan yetişme denilen cin gibi bir çocuktu, herkese şüphe ve tereddütle bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir iki bakışla patronun Osman olduğunu hemen anlamış doğrudan ona bakmaya başlamıştı. Çocuğun dikkatli ve zeki biri olduğu Osman’ın gözünden kaçmamıştı, daha iyi işimizi halledebilir diye düşündü.
Gülümseyerek elini uzattı ve ;
- Hoş geldin!, benim adım Osman, dedi

Diğerleri de hızla tanışıp tokalaştılar. Doğal olarak herkes Osman’a bakmaya başladı, Osman sözü aldı ;
- Metin kardeşim dedi, Zeki senden bize bahsetti, İstanbul’a sık sık gidiyormuşsun hatta bu günlerde yine gidecekmişsin, bizim de İstanbul’a bir işimiz düştü, halledebilirmisin diye soracaktık.

Metin’in gözleri fıldır fıldır dönüyordu, ne isteneceğini bilmediğinden hiç renk vermeden bekliyordu ;

- Elimden gelen bir şey olursa seve seve yardımcı olurum dedi.

- Satmak istediğimiz bir şey var, buralarda halledemiyoruz onun için İstanbul’u düşündük dedi hem çok fazla bilinsin de istemiyoruz, Zeki söyledi siz bu işlerde oldukça iyiymişsiniz.

Osman özellikle bunu söylemişti, biz sizin ne yaptığınızı biliyoruz ona göre saati duyunca sesini çıkarma demekti bu.

Diğer taraftan Ömer bunu duyunca hemen “ Çalıntı veya yasaklı mal var ellerinde” diye düşündü, böyle durumlarda malı satan iyi kar verirdi, avantası çok olurdu yani, reddetmeden ne olduğunu bir öğreneyim diye düşündü.

- Yapıyoruz bir şeyler dedi, uygun bir şey ise hem sizde yabancı değilsiniz hallederiz dedi.

Osman doğrudan Metin’in gözlerinin içine baktı ve ;
- Altın bir kol saati dedi.

Metin önce bir an kalakaldı, bir şey söyleyemedi duyduğu şeyi içine sindirmeye çalışıyordu. Kasaba da kaybolan saati ve hikayesini elbette duymuştu, ancak bunu birdenbire pat diye yüzüne söyleyivermeleri amatör olduklarını ve bu işi ilk defa yaptıklarını gösteriyordu. Acemilerin elinde altın saat diye düşündü. Bu işten hakikaten güzel kazanç elde edebilirdi, çok kurnazca davranmalı ve onları ürkütmeden
İşi halletmeli, gerekirse babasını devreye sokmalıydı. Safça sordu ;

- Saat mi ? Nasıl saat ?

Duymamış olabilir mi diye düşündü Osman, duymamışsa daha da iyiydi.
- Elimizde altından bir kol saati var dedi, hani şu ünlü kişilerin ve zenginlerin taktıklarından, işte onu uygun bir fiyata satmak istiyoruz.

Metin şöyle bir doğruldu, diğerleri merakla ona bakmaya ve tepkisini ölçmeye çalışıyorlardı. Aman renk vermeyeyim diye düşündü Metin, gözlerini Osman’a dikerek ;

- Madem altın diyorsunuz o zaman bu işi kuyumcular ile halletmek gerekir, bu işin gerçek değerini onlar verir dedi

- Tamam, sen nasıl halledersen dedi Osman.

- Yalnız şunu söylemem gerekiyor, İstanbul’da Babamın bir sürü kuyumcu tanıdığı hatta arkadaşları var, bu işi en iyi o halleder, isterseniz Babamı çağırıp ona anlatalım, hem böylece aldanmış olmayız dedi.

Önce bu iş çok büyüyecek diye tedirgin olur gibi oldular ama Metin zaten babasına bu işi söyleyecekti, kabul etmekten başka çare yoktu.

- Hemen gelir mi Baban ?

- Durumu söylersek hemen gelir.

- Peki bu işle ilgilenir mi?
- İlgilenmez olur mu ? Çok sever böyle şeyleri.

- Tamam ! Babanı da çağır görüşelim dediler ve ertesi gün için anlaştılar.

Metin gittikten sonra aralarında onlara bu iş karşılığında ne kadar vereceklerini konuştular, bu işleri bilmedikleri için bir karar veremediler ve en sonunda kendilerine sormaya karar verdiler.

***

- Hoş geldin Dursun Amca dedi Osman, Metin’in babasının elini sıkarken.
Dursun Amca çok sıcak ve samimi bir hava ile karşıladı onları, sanki kırk yıllık dost gibi davranıyordu.

- Yahu çocuklar bir müşkülatınız varmış, niye doğrudan bize söylemediniz ki ? dedi.
Hepsinin yüzüne gülerek bakıyor ve oldukça sıcak davranıyordu.

- Dursun Amca dedi, Metin sana anlatmıştır, bizim İstanbul kuyumcuları ile çözülecek bir işimiz var, sen onları iyi tanıyormuşsun, bize yardımcı olursun diye düşündük.

- Ne demek yardımcı olmak ? Kırk yılda bir Zeki yeğenimizin ve arkadaşlarının bize işi düşmüş, zevkle yardımcı oluruz. Metin bana anlattı, İstanbul’daki kuyumcuların yarısı bizim ahbabımız, bir dediğimizi iki etmezler, küçük bir iş onlar için. Hiç dert etmeyin siz, hallederiz.

Bunu duyunca ve Dursun Amcanın samimiyetini görünce hepsini yüzleri bir anda değişmiş ve neşeli bir hal almıştı. Bu iş halloldu gözüyle bakmaya başlamışlardı. Hepsinin gözünde büyüttüğü iş meğerse onlar için basit ve küçük bir işmiş. Demek ki şimdiye kadar boşuna endişelenmişlerdi, önemli olan doğru yeri bulmaktı. Bu arada Dursun Amca anlatıyordu ;
- Bunlar küçük ve önemsiz işler, sözünü etmeye değmez diyordu, biz onlarla çok büyük işler yaptık, bir emrimizle her şeyi yaparlar, hiç merak etmeyin.

Osman’da rahatlamıştı, dedi ki ;
- Osman Amca sizin de bu işteki hakkınızı vermek isteriz, dedi

Osman Amca güldü ;
- Ne hakkı çocuklar, dedi Yeğenlerimizden para mı alacağız yani ? Bir daha duymayayım böyle şey dedi.

Osman’la Ömer birbirine baktılar, “körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” diyorlardı içlerinden, Film makinası için para rahat rahat yeterdi herhalde.

- Söyleyin hele dedi hazır İstanbul’a gitmişken oralardan istediğiniz bir şey var mı? Hazır gitmişken halledelim.

Herkes hevesle Osman’a baktı, Dursun Amca’nın gözünden kaçmamıştı bu. Oğlanın dediği gibi bu acemiler bir şeye heves ettiler herhalde, kandırmak kolay olacak, dedi
Osman Atıldı ;
- Aslında bizim büyük bir özlemimiz var Dursun Amca dedi, biz bir küçük film makinası almak istiyoruz, ve İstanbul’da olduğunu duyduk bunlardan.

Dursun Amca ne diyor bu salak oğlanlar böyle diye düşündü, hiç insanın aklına gelmeyecek bir şeydi istedikleri. Bir süre kafasını toparladı ve ;

- Ha! Evet dedi, siz şu bizim İstanbul’da zengin dostlarımızın evlerine kurdukları makinalardan istiyorsunuz anladığım kadarı ile. Kolay be çocuğum, hallederiz hiç sorun değil.

Bunu duyan çocuklar neredeyse zil takıp oynayacaklardı. Ne isterlerse oluyordu bugün. Makine işi de hallolmuştu işte. Acaba saat parası bu işe yeter mi diye düşünürlerken, üste para bile alırsınız demişti Dursun Amca.

Osman o sevinçle eve gitmek için izin istedi, koşa koşa eve gitti, bodrumdan saati çıkararak getirdi ve naylona sarılı biçimde Dursun Amcaya teslim etti.

***

Yaklaşık kırk yıl geçmişti aradan. Ömer evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmıştı. Evinin balkonunda otururken içeriden telefonun sesini duydu, oğluna seslenerek telsiz telefonu istedi.
- Osman Amca arıyor Baba, dedi çocuk.

Ömer telefonu eline aldı, Arkadaşı Osman evlenip şehre taşınalı otuz yıl olmuştu, her yıl düzenli olarak arkadaşı Ömer’i arıyor ve haber soruyordu ;

- Bu sene haber var mı Dursun Amca ve oğlu Metin’den Ömer ?

- Yok ! dedi, bu sene de yok bir haber, seneye kısmet.

- Gelecek, mutlaka haber gelecek, dedi Osman ve telefonu kapattı.

Telefonu kapatırken yaşadıkları hayal kırıklığına mı acısın, yıllardır bu işten vazgeçmeyen ve hala haber bekleyen Osman’a mı acısın bilemeyip kendisinin ve arkadaşlarının çocukluk hayallerini öldüren Dursun Amca ve oğlu Metine methiyeler düzüyordu.

SON





 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Erhan Yurtsever üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

İlkÖnceki12

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.