Giriş |  Kayıt
"Hayat Tanrının bize sunduğu bir armağandır; onu değerlendirme biçimimiz ise bizim yaratıcıya sunduğumuz armağandır."
LEO BUSCAGLİE
 
 
 

Yazar ismi :  Bayram Kaya (Yazarın ana sayfası için tıklayın)

Sen de Bayram Kaya isimli yazara destek olmak istiyorsan, yıldızlı oylama ile oylamaya katılabilir, 1 ile 10 arası puanlama yapabilirsin.


 
      Sistem 5  
Günümüzde otuz yıldır “özelleştirme” adı altında yapılan kolektifin ortak yararlanmasına ait kamu kaynakları nasıl kişi mülkiyetli kapitalce, kapitalist anlayışa mal mülk edindirmenin yağma ve talan kaynağı yapılmasıysa; ön ittifaklı kolektif sistemden El anlayışlı, kimi kişilerin özel mal mülk sahipliğini ön gören, köleci monarşin yapı içine geçişte yapılan dönüşüm de adeta şimdiki özelleştirmeydi.

Ön ittifaklı kolektif yapılar kâr etme, sömürme, köşe dönme, zarar etme gibi alicengiz oyunlarını hiç bilmediğinden; kolektif yapılarda kamu kaynaklarının zararı diye bir şey yoktu. Kaldı ki bu yapılarda on kişinin yaşam ihtiyacı olan tekerlekli sandalye için kamu kaynağı kâr zarar gözetmeden onu hazır eder.

Kolektifi oluş; var oluşun, inşanın, sentezin, sistemin ve üreten sistemin özüdür. Bu nedenle kolektiflik yok olmaz, batmaz. Bunu böyle söylemek cahillik değilse hikayedir. Masaldır. Çıkarlarına aykırı olduğu ve sömürülenlerin uyandırılması olduğu için kapitalist saldırı ve ayartmalarla sistemin çökertilmesidir.

Halbuki kapitalizm, kolektif üretim hareketi içinde emeği ve kolektif emek ürünlerini hep sömürür. Kolektif bilgi, kolektif birikim, kolektifle karşılıklı bağıntı üzerinde üretim, kolektif emek gücü, kolektif üretim araç gereci, üretim teknolojileri ve kolektif bilim vs. olmasa; kapitalistler neyi sömürecekler ki?

İşte kapitalistler, kendilerinin sömürü kaynakları olan kolektif inşayı gözlerden saklamak için kasabın sevdiği iyi para edecek deriyi yere çalıp, onu önemsiz gibi kılıp ona daha az para vermek istemesindeki oyuna benzer oyunla kapitalistin kolektif iliği tu kaka yapması aynı oyundur. Ama altın cağını ve aynı zamanda küt çöküşünü yaşayan kapitalizm, her beş, on, yirmi yılda girdiği buhranlardan ve krizlerinde yeniden ve yeniden özelleştirmelerle, hazine garantisi gibi oksijen çadırı tedavilerle yaşatılmaktadır.

Kapitalizm içinde hem özelleştirme yapılır. Hem kamulaştırma yapılır. Kamunun malları özelleştirme adı altında egemen sermayeye verilir. Egemen sermaye için zayıf sermayelerin elindeki mallar da kamu yararına olan bir meşruiyetle önce kamulaştırılır sonra da zarar ediyor gibi bir hülle ile egemen kapitaliste komisyonlar karşılığı peşkeş çekilir. Kapitalizmin bir öcü, bir düşman gibi gördüğü kolektif yarar, kamulaştırma gibi süreçlerde kapitalistin işine yaradığı zaman kamulaştırılmaya, devletin mal mülk ve sektör sahibi olmasına sesini çıkarmaz. Hatta batık olan özel banka ve işletmelerin kamu yararı adına kamulaştırmasını pek bir iştahla ister!

Kamulaştırma ve özelleştirme gibi her iki durumda da süreçler, kapitalist yararına açık hale getirilir. Sonra da kamulaşanlar zarar ediyor denen, yerden yere vurma eylemiyle özelleştirme için ihale edilir. Kâr zarar sömürü mantığı üzerine oturan kapitalizm içinde kâr amacı gütmeyen ya da pek az karla sürece katılan kamu kaynakları, elbette ki ve üstelik kapitalist siyasetlerle zarar ettirilirler. Bunda şaşacak bir şey yok. Nasıl kolektif bir sistem içinde de kapitalistler kâr edemediklerinde siz buna şaşırmıyorsanız, kapitalizm içinde de “kit’lerin” zararına da yine şaşırmayacaksınız.

İşte kapitalist sistemde kapitalizmin izin verdiği demokrasi de ancak kapitalistlerin işine yarayan özelleştirme ve kamulaştırma ile sandıkta çıkan kadar demokrasi olur. Sandıkta çıkan kadar demokrasi övülür. Sandıkta çıkan bilmezi çoğunluk diktası ve cehaleti egemenlik kutsanır.

Sistemi doğru parametreler üzerine oturtmayıp ta yanlış parametreleriyle olan uygulamaların kişileri serseme döndürün konjonktürde ben gidersem terör gelir deniyor! Ekonomi çöker vs. diyen her biri bir kırk katır veya kırk satır olanı seçtirmesi ile sorusu da cevabı da kendisi olan seçeneklerini sözüm ona sandıkta seçtirirler. Seçileni demokrasi diye çıkartıp çıkarıp seçilenler eliyle türlü türlü tesisler yapılıyor ve sömürü daha da misli ile artıyorsa; o sandık olayı demokrasi değildi. Çünkü kapitalist inşanın kendisi demokrasiye meyyal değildi. Madem isteniyor denerek insana bilmediği seçtirilirdi.

Oysa demokrasi başlangıç koşullarına göre dejenere edilen sistem içinde oluşturulmuştu. Demokrasi var olan, ezen gücün baskı ve direncini azaltan; ezen gücün baskı ve basıncını gittikçe küçültmek ister olan ezen-ezilen sözleşmeli iradelerle yeniden ve yeniden birlikte kontratlar yapmanın akidesiydi. Bu iradeler beyanı ile demokrasi yeni süreç içinde ama sürecin parametreleri de başlangıç koşullarına atıf etmek isteyen bilinç ve bu bilince bağlılığa dirençleydi demokrasi. Bu bağlamla sandık bir direnç koyma aracı olması gerekirken, sandık demokrasi maskeli bir tahakküm aracına dönüşmüştür.

Tarihsel geçmişte ezenler ezilenlerden zorla almışlardı. Demokrasilerde de demokrasi sistem şartları içinde mülk sahibi ile mülk sahiplerine çalışan ve sahiplerle, sahiplerden emir alanların sözleşmelerini ortaya koyma biçimiydi. Yani demokrasi mülk sahipliği olan tek yanlı EL takdirine karşı koyuştu. Bu biçim içinde taraflar karşılıklı otururlar. Biri sahiplik hakkıyla! Diğeri de üretimden gelen gücündeki direnciyle karşılıklı olurlar. Demokrasi ezilenlerin ezenlerde ittifakı mücadeleyle aldıkları hak edişlerdi.

Görüyorsunuz ki burada ezenle, ezilen (ayak takımı!) karşılıklı oturup konuşmakla erken çağdan beri oluşan El’in takdir yeteneğini az çok El’in elinde almıştılar. Demokratik direnç içinde sözleşmeye din, iman ve inançla oturulmadığı için El’in elinde çağlar boyu kullandığı din, iman, inanç gibi baskı ve sömürü araçları da devre dışı bırakılmıştır.

Dahası işverenle (ezenle) iş üretenin (ezilenin) bir araya gelip “ortak irade” ortaya koymaları da kökten bir “kolektif hareket” ve “kolektif bilinçtir”. İnsan demokrasi ararken aslında kolektif irade ve kolektif bilincini arıyordu. Oysa günümüzde kolektif bilinç ve kolektif irade kullanım olan demokrasi adına, demokraside tartışma nedenle hızlı karar verme olanağı olmadığı gerekçesiyle demokrasi çok demokratik bir yoldan (!) tek adamlara devredilmektedir!

Oysa inşa hızlı karar vermek için değil, sağlatıcı kolektif üretim hareketi için ortaya konmuştu. İnşa içi sağlatıcı hareketin de güvenli olması dışında, hızlı karar alması diye zorlayıcı bir gereksinmesi yoktur. İnşa kolektif olunca karar da kolektiftir. Bir inşa olmadan çabuk ya da hızlı karar verip vermemenin sorun olup olmadığı bilinemez. Üstelik kararın çabuk ve hızlı olmasından çok; kararın güvenli, doğru olması inşanın sürekliliğidir. Oysa inşalar ve sistemler kurulduktan sonra karar verme sorununun hızlılığı ve yavaşlığı ortaya çıkabilir!

Yaşam tek hücreli hayat iken bölünerek çoğalmakla ölümsüzdü. Oysa hayat vücut gibi kolektif bir organizasyonu yeğlediği zaman da beden gibi bir sistemin inşasına karşılık ta “özlümü” göze almıştı. Bir inşa esnasında, yeni elde edilen ileri yetenekler için; eskiye göre fedakarlıklar kaçınılmazdı.

Tekil bir kişi, iki kişi ve grup üyesi bir sosyal hayatın kişisi olmakla fedakarlıkları olacaktı. Örneğin kişi tekil kişi iken paylaşmadığını sosyal bünye içinde paylaşacaktı. Sosyal hayat içinde kendi derdi olmadığı halde grup taşının derdini dert edinmekle; daha basiti kendi başına her an yellenebilirken ve kendi başına her aklına estiği yerde abdest bozabilirken sosyal sistem içinde bunlarda feragat etmişti.

Tek hücreli yaşam kolektif bir organizasyonla organizma denen yalıtıma içindeki kolektif yaşama geçerken irkilme olan refleksten, beyin hareketli komplike bir kolektif kararların alındığı gecikmeleri oluşan kompleks oluşla psişik ruhlu oluşu yeğlemişti. Komplike entegrasyon oluştaki karar verme ve iletimdeki gecikmeleri de vücut, bir uyarı kararını birçok baypas yollarla vs. saniyede 70 m Uzaklığa iletecek bir organizasyonun dizaynına dönüştürmüştü. Yani ihtiyaç organ ya da organize yaratıyordu. Bu ihtiyacın hasılından ötürü oluşan organize oluş hiçbir zaman baştaki olana (tek adamlığa) dönüş (gericilik) değildi.

İşte bir sistem inşasındaki kolektif karar verme bağıntısı herkesin farklı farklı deneyiminden, herkesin bilgisinden, herkesin farklı ihtiyacından kaynaklı farklı düşüncesinden ötürü oluşan doğru bir inşacı tutumdu. Kolektif karar alma işi; tarımcının tarımcıya göre çobanın çobanlığına göre herkesin kabul edebileceği güvenli, sağlam bir karardı. Böyle olduğu için sistem mantığı içinde kolektif bilincin gereği ile kararın hızlı ve çabuk olması gibi kimi eylemli durumlardan fedakârlık yapılmıştı. Zorunluydu. Hızlı karar vermeyi yeğlediğinizde de sağlıksız, katılımı olmayan, yanlış, sonu felaket olan isabetsiz kararlar oluyordu.

Hızlı ve çabuk karar kanamayı tez durduruyordu ama duran bir kanama kan zehirlenmesi ve kan gren olmakla, kandaki enfeksiyon da sistemin hiç işine yaramıyordu. Sistem için hızlılık değil, doğru bir karar vermeyi yeğlenmişti. Hızlılığın gerektiği yerde sistemin sigortaları vardı. Doğru kararın hızlı olması da tek adamlık değil de başka bir şeydi. Örneğin yerinde yönetimle söz gelimi müşterek karala tele konferanstı vs. teknikle aşacaktınız.

Bu feda ediş daha gerçekçi oluş içindi. Kaldı ki günümüzde teknik ve teknolojiler tele konferanslarla bu sorunu da çok daha iyi aşmıştır. Bu sorun aşılmasa bile tek kişilik iradi otorite; tarihselliğin, aklın bilimin ve mevcut inşanın gelip geldiği yer değildi. Bu yeteneksizliğin yetenekler karşısında yeteneksiz oluşunu örtmek istemekle çok çok daha gerilerde kalmış şartlardaki bir prototip örnektir.

Dünyamız gibi bir sistemin, evrenin ilk açılış modu; kesikli sürekli döngülerle başlamış olmasıydı. Bu nedenle dünyamız için (sistemler için) kesikli olmadan, kayıplar vermeden sürekli oluş yoktur. Bir yanda feda edilen kayıplar olan diğer yönden beliren zıt bir neden ve olanak olmakla yeni bir kullanım yeteneğiydi. Dünyanın sürekliliği kesikli oluşundandır. Bu nedenle keşke "her gün bayram olsa" denen kutsal temenni, kesikli sürekli dönüşmeler çevrimi olmadan asla olası değildir. Doğru da değildir.

Her günü bayram olan bir durumun zıtlığı olmadan bayram olduğunu bile bilemezsiniz. Var oluş veya beliriş ve bir tanım yapma içinde farkına varmadaki ilk ölçü, o oluşun zıddıyla anlaşılıp kavranmasıdır. Her gün cehennemi yaşayan süreç dönüşemediği için ve cenneti bilmediği için cehennem oluş artık o sürecin şikâyeti değil normalidir. Sürekli bayram olan yerde bayramın zıddı olmayacağı için içinde olunan bayram dediğiniz durumda tanımsız anlamsız ve bilinemez olacaktır.

Şu hal de sistemler kesikli sürekli ve çevrimlidirler. Ama sistemler yılda bir bayrama da dönüşse çevrimle kesikli sürekli olan o bayram asla bir öncesinin bayramları değildirler. Denizde aldığınız bir bardak su bile denizdendir ama asla deniz değildir. Kötü gün de iyi gündendir, ama kötü gün asla iyi gün değildir. Uykunuz uyanıklığa dönüşüyorsa uyanıklığın da uykuya dönüşmesi gibidir. Uyanıklık uykuyla var. Uyku da uyanıklıkla var

Şu anda deposunda yakıt alan traktör, yarın deposunda yakıt alan traktörle aynı değildir. Elemen ter bağ ilişkisi bir anlamdır. Elemen ter bağ ilişkisi o bağ ilişkisine bir yazılımdır. Elemen terlik o bağ ilişkisiyle bilgidir. O bağ ilişkisini gerektiren her bir bağ her bir kodlamalar dizisidir. Nasıl bir bağıntı ilişkisi kuracaksanız, o bağıntı öylesi bir anlamla öyle bir bağıntıyı yansır.

Yukarıda geri bağlanıma konu ettiğim ve geri bağlanıma atıfla olan modülasyonlar bile veya modüler oluşlar bile sistemin kesikli sürekliliğini oluşuyorlardı. Örnek olarak ta köleci üreten ilişki ile kapitalizmi de bu modülasyona bir model (örnek) biçimi olarak vermiştim.

Sosyo toplumsa sistemin en temel bağ inşa gereçleri içinde “kolektif enerji sağlaması (beslenmesi)” ve kolektif güç içinde “güvende oluşla” kolektifin, “kolektif bir savunması” vardı. Bunlar sosyo toplum sal inşanın gereçleri ve temel geri bağlanım referanslarıydı. Sosyo toplumsa inşa bunlarsız olmazdı.

Kolektif yapı içinde özel mülkiyet fikrini ortaya koyup, özel mülkiyet fikrini tartışanlar ve özel mülk sahipliğini savundukları anlayış içinde eni konu keskinleşip (bilenip) yoğrulmakla biçimlenen kişilerdi. Bu kişiler inşanın temelini de görüyorlardı. Acıkan ve yalnız (çaresiz) kalan kişilerin nasıl zavallı olup itaat ve taat içinde olacaklarını sair deneme ve gözlemleri içinde görüp biliyordular.

Kolektif oluşa karşı kimi kişilerin sahipliği olan özel mülkiyetçi hesapları kuran bu kişiler hesabı en az bu iki gereç üzerine kurguladılar. Acıkma, üreten sistem üzerinde çalışmayla sağlanıyordu. Çalışma kişi de kalacaktı. Çünkü kendisi de kendisini sair kişi çalışanı üzerine keyif edecekle enfeksiyon olacaktı.

O halde kişi çalışmadan kendisini çalışanların çalışmaları üzerine nasıl keyif edebilirdi? Yani kişiler kolektif iradeden değil de sizin iradenizden nasıl emir alırlardı?

Bunu çözmek için de kolektifin irade gücünün nerden ve neyden oluştuğuna kafa patlatmalıydı. Kolektifin gücünü zaten biliyordu da kolektifi bu olanaktan nasıl ayrı koyacaktı, asıl buna kafa yormalıydı. Kolektifin irade gücü; üretim gücü; orman, toprak, tarla, bağ, bahçe, maden ocağı hayvan gücü, saban, tırmık, kazma, çapa gibi araç gereç sahipliğiyle kolektif emek gücünden ileri gelen depo enerjili kaynaktı. Acaba üretim gücü olan kolektif kaynakları ele geçirse irade sahibi olur muydu?

Kolektifin üretim gücü sahipliği elinde alınıp ta üretim gücü kişi sahipliği olan mülk yapıldığı an kişi irade gücünü de eline almış olurdu. Mühür kimdeyse sultan o olurdu? Kişi bunu iyice anlamıştı.

Ama kişinin de kolektife ait olana benim diyebilmesi için ilahi iradenin tersi bir iradeyle; “ben El Şadday. Oturduğun yerin ve dağın sahibiyim. Mülkün sahibiyim. Mülk tasarrufu benim takdirimdir. Ben takdirle bu mülkü kime istersem veririm” diye konuşan; bu vaadi işittiren (bu zokayı yutturan) bir irade gücüne ve böylesi bir meşruiyete inanıcı sözleşmeyi ortaya koymanın iman ikrarı da gerekliydi.

İşte zokayı yutturacak olan bütün gerçekleşmeler, kolektif üretim gücü sahipliği olan mülkü kişi mülkü yapma üzerinde oynanan oyunlarla enjekte edilen bir modülasyon kontrolü olacaktı. Bir kez zokayı yuttuğunuz zaman gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Ahdi bozmanın karşılık meşruiyeti de kıtaldi. Ahdi bozduğunuzda da sizi kontrol eden iradeye göre kıtalin kaçınılmaz olduğu size söylenecekti.

Hatta bir düşman işgali olan kıtali bile nesiller boyu süren bir ahit bozma cezası olarak size anlatan hikâyeler de sürecin algı operasyonu içindeki bu anlamlarıyla sürecin iyice pekiştirilmesiydi. El size” ahdi unuttuğunuz için ahde uymadığınız için sizin kadınlarınız ölü doğuracak. Erkeleriniz bağlanacak. Yurdunuzu Asur alacak. Ana, baba evladına düşman olarak gösterilecek” gibi tehditleri söyleyecekti.

“Mülkü dilediğine vermeyi” söyleyen bu vaat, bencil insanın düşüncesi içinde kişileri gizli gündemli şeytani düşüncelere saldı. “Mülkün kendisine verileceğini fikrinin özne merkezine her kişi kendisini koydu. Kişiler bu gizli gündemle sahipliğini hayal etti. Bu nedenle bu vaade kapılmak çok cazipti.

Mülk bir kez sizin olduktan sonra, beslenme yapacak olan mülksüzler; sizlerdeki çalışma nesneleri ile çalışmak için sizin sahipliğinizde olan mülke, araç gerece ve depo enerjiye yönelmekle iradenizden emir almaya gelecektiler. Bu hayal ve vaat ile köle siz olmadıkça, bir başkasının mülksüz olması nedenle kişilerin sizde iş, çalışma ve emir almasıyla köle olmasında hiçbir sakınca görmeyecektiniz!

İşte sömürü; kölecilik, kişisi sahipli mülk böylesi bir mana anlayışı hile ve yalanla kendisini böylesine somut bir ilişki olan kolektif sahipliğin üretim gücü üzerine enfekte etmekle modülasyonunu somut ilişkiler üzerine bindiriyordu.

İlk etapta mülkü mülk yapan kolektif güçtü. Mülkü kolektif gücün ortaya koyması nedenle mülkün kolektif sahiplik tasarrufunda olmasına bu kolektif tescile bir dayanaktı. Kolektif mülk sahipliği bu nedenle somuttu. Oysa mülkün kişi sahipliğine dayanak olması için en ufak bir somut dayanak ve kabul şartı yoktu. Ve iradeyi de mülk sahibine vermenin somut inşa şartı olmamasıyla tekil mülk sahipliği iradesi de soyuttu. Kolektif emek gücü nedenle iradeniz vardı bu özgürlük te kolektifti.
 
 

Bu yazının tüm hakları ve sorumluluğu Bayram Kaya üzerindedir.
Bu yazının ilgili yazara ait olmadığını, yazının içeriğinde şahsınıza veya toplumun genel ahlak değerlerine bir hakaret olduğunu, içeriğinde açıkça yazılmış müstehcen ifadeler veya edebi yazılarda olmaması gereken ağır küfürler bulunduğunu düşünüyorsanız, ilgili yazıyı ve yazarı site yönetimine bildirebilirsiniz.
Yazıların içeriğinden www.edebiyatdunyasi.com ve Ada İnternet Yayıncılığı ve Reklamcılık Şti. yetkilileri sorumlu tutulamaz.
 
Tüm yazıları

1234SonrakiSon

 
1 .  İbrahim Değerli
2 .  Mehmet Akb
3 .  Serhat ÖZER
4 .  Abdulvahap UNCU
5 .  Ali Demiral


 
1 .  DeryaDerviş
2 .  Gülüm Çamlısoy
3 .  Berat Uyanık
4 .  İbrahim Değerli
5 .  Elnur Əliyev


 
1 .  Ahmet Duman
2 .  Tunahan çelik
3 .  erhan
4 .  Canay Gümüşlü Safi
5 .  Ömer Faruk Hüsmüllü

 

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.