Giriş |  Kayıt
"Kıskançlığımızı ancak sevgi ile yenebiliriz."
GOETHE
 

EDEBİ SANATLAR

Anlatıma güzellik ve çekicilik katmak amacıyla kullanılan sanatlardır. Şiirlerin iyi anlaşılabilmesi için söz sanatlarının bilinmesi gerekir.

Benzetme (Teşbih)
Aralarında çeşitli yönlerden iki bulunan iki şeyden benzerlik bakımından güçsüz olanı, nitelikçe daha üstün olana benzetmektir.

“Aslan gibi güçlü askerlerimiz var.” (Benzeyen:aslan / Benzetme edatı:gibi / Benzetme yönü:güçlü / Benzeyen:askerlerimiz)
Bu örnekte olduğu gibi benzetmenin dört unsuru vardır.

1. Benzeyen : Benzetmenin temel unsurudur. Yukarıdaki örnekte “askerler” benzeyendir. Niteledikçe zayıf olandır.
2. Benzetilen : Benzetmenin diğer temel unsurudur, Yukarıdaki örnekte “asla” benzetilendir. Nitelikçe güçlü olandır.
3. Benzetme yönü : Benzeyenle benzetilen arasındaki ilişkidir. Yukarıdaki örnekte arslan ile askerler arasındaki “güçlülük” ilişkisi kurulmuş.
4. Benzetme edatı : Benzetmelerde kullanılan “kadar ve gibi” edatıdır.

Kişileştirme (Teşhis)
İnsan dışındaki varlıklara, insan özelliği vermeye denir.

“Dağlar uyuyor, günün yorgunluğunu atıyor.”
cümlesinde “dağlar” kişileştirilmiştir.

Konuşturma (İntak)
İnsan dışındaki varlıkları konuşturma sanatıdır. İntak olan yerde doğal olarak teşhis vardır.
Çilek der ki vişneye git
Tatlı ekşiliği sonsuz
Başka bir ülkedir sanki
Vişne benim en sevdiğim
Bu dörtlükte “çilek” konuşturulmuştur.
Gurbet bile benden bıktı: “Düş yakamdan artık.” dedi.
Bu cümlede de gurbet konuşturulmuştur.
Dolaylama
Söze etkileyicilik katmak için, tek sözcükle karşılanabilen bir kavramı birden çok sözcükle ifade etmektir. Dolaylama bir süslü, sanatlı söyleyiş biçimidir.

Atatürk yerine "ulu önder" ya da "büyük kurtarıcı" denmesi dolaylama örneğidir.

* Kırk yıllık hayat arkadaşının ölümü onu çok sarsmıştı, (eş)
* Benim çocukluğum Ege´nin incisinde geçti, (İzmir)
* Pamuk için "beyaz altın"
* İstanbul için "yedi tepeli şehir"
* Haliç için "Altın Boynuz"
Denmesi birer dolaylama örneğidir.

İstiare (Eğretileme)
Teşbihin iki temel öğesinden birinin kullanılıp diğerinin söylenmemesiyle yapılan benzetmeye "istiare" denir. İstiarede bir söz, benzetme ilgisiy­le başka bir sözün yerine kullanılır. Bu bakımdan istiare, benzetmeye dayalı bir anlam aktarmasıdır. Buna "deyim aktarması" diyenler de vardır.

İstiarenin açık ve kapalı olmak üzere iki türü vardır:

a) Açık İstiare: Sadece kendisine benzetilenin kullanıldığı, benzeyenin söylenmediği istiaredir. Anlatılmak istenen, kendi adıyla değil de herhangi bir yönden benzetildiği bir başka varlığın adıyla anılır. Açık istiarede teşbihin dört öğesinden sadece kendisine benzetilen vardır. Bunu bir teşbihi açık istiareye dönüştürerek açıkça görebiliriz:

"Aslan gibi güçlü oyuncularımız şampiyon oldu." (Tam teşbih)
"Aslanlarımız şampiyon oldu." (Açık istiare)

b) Kapalı İstiare: Benzeyenin kullanılıp kendisine benzetilenin söylenmediği istiaredir. Bu istiarede kendisine benzetilenin ne olduğunu sezdirmesi amacıyla benzetme yönü de verilir. Örneğin "Umutlarımız kanat çırparak ak günlere" sözünde "umutlar" benzeyen, "kanat çırpar" benzetme yönüdür. Kendisine benzetilen ise "kuşlardır ve söylenmemiştir.

Kapalı istiare örnekleri benzeyen ve benzetme edatının eklenmesiyle kolayca tam teşbihe dönüştürülebilir:

"Umutlarımız kuşlar gibi kanat çırpar ak günlere" (Tam teşbih)
“Umutlarımız kanat çırparak ak günlere” (Kapalı istiare)

Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması)
Aralarında benzerlik ilişkiwwwsi dışında, iç-dış parça-bütün, soyut-somut, neden-sonuç... gibi çeşitli anlam ilişkileri bulunan iki sözden birinin diğerinin yerine kullanılmasına mürsel mecaz (mecaz-ı mürsel) denir. Mürsel mecazda, kullanılmayan sözün anlamı, diğer söze aktarılır. Bu nedenle mürsel mecaz bir ad aktarmasıdır.

Deyim aktarması niteliğindeki istiareden farkı ise benzetme amacının olmamasıdır. Örneğin "Bütün kışla selam durdu" cümlesinde "kışla" sözcü­ğü, anlamca ilişkili olduğu "askerler" sözcüğünün anlamıyla kullanılmıştır. Başka bir deyişle "askerler" sözünün anlamı "kışla"ya aktarılmıştır. Bu aktarmada "askerler" ile "kışla" arasında benzerlik ilişkisi olmadığı için mürsel mecaz söz konusudur. Oysa "Gökyüzünün kandilleri yanmıştı." cümlesinde "kandil" sözcüğü benzetme ilgisiyle "yıldız" sözcüğünün yerine kullanılmış, dolayısıyla açık istiare yapılmıştır.

Mürsel mecaz oluşumunu sağlayan anlam ilişkilerinin başlıcaları şunlardır:

İç - Dış İlişkisi: Mangal sönmeden sucukları getirin (kömür ateşi)
Parça - Bütün İlişkisi: Bu takıma iyi bir sol ayak lazım. (futbolcu)
Soyut - Somut İlişkisi: Bu kafayı değiştirmedikçe adam olamayız biz.(düşünce)
Neden - Sonuç İlişkisi: F-16´lar gökten ölüm yağdırdı. (bomba)
Sanatçı - Yapıt İlişkisi: Cemal Süreya elinden düşmüyor bugünlerde. (kitabı)
Araç - Kullanıcı İlişkisi: Sanatçımıza eşlik edecek değerli sazlarımızı sahneye davet ediyorum. (saz sanatçıları)
Yer-Toplum İlişkisi: Alanya bu mevsimde bile denizin tadını çıkarıyor. (orada yaşayanlar)
Yer - Kişi/Kurum İlişkisi: Çankaya kararnameyi imzalamadı. (Cumhurbaşkanı)
Nesne - Eklenti İlişkisi: Telefonunuzu sekreterimize bırakın, biz sizi ararız. (telefon numarası)
Varlık - Özellik İlişkisi Seyirciler sahadaki on birimizi çılgınca alkışlıyor. (futbol takımımız)

Kinaye
Bir sözün hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına "kinaye" denir. Kinayede asıl kastedilen mecaz anlamdır; gerçek anlam ise ancak mecaz anlamın yadsınması gerektiğinde öne çıkarılır. Örneğin, havanın giderek soğuduğu ve üşümeye başladığımız bir mekâna, varlığından hoşnut olmadığımız biri geldiğinde onu kastederek: "Buranın havası da iyice soğudu!" dersek, kinaye yapmış oluruz. O kişinin tepkisiyle karşılaştığımızda ise gerçek niyetimizi gizlememiz ve "Sen yanlış anladın, ben sadece havanın soğuduğunu söylemiştim." dememiz mümkündür.

Birçok deyim ve atasözünde kinayeden söz edilebilir. Örneğin "eli maşalı", "diz çökmek", bir yastığa baş koymak" deyimlerinde ve "Irmaktan geçerken at değiştirilmez.", "Arpa eken buğday biçmez.", "Sürüden ayrılanı koyunu kurt kapar." gibi atasözlerinde asıl kastedilen mecaz anlamdır; ancak bu sözler gerçek anlamlarıyla da düşünülebilirler.

Tariz (Dokundurma)
Biriyle alay etmek, onu yermek ya da birine sitemde bulunmak amacıyla bir sözün üstü örtülü biçimde söylenmesine "tariz" denir. Tarizde sözün rahatsızlık verici nitelikte olması ve açıkça değil de dolaylı yoldan söylenmesi esastır. Bu dolaylılık çoğu zaman, söylenen sözün karşıt anlamının kastedilmesiyle sağlanır.

"O kadar yiğittir ki İhsan Bey, on kadın dövse yorulmaz."

Bu cümlede yiğitliğin ölçütü kadın dövmekmiş gibi gösterilerek gerçekte İhsan Bey´in yiğit olmadığı kastediliyor.

Sözün karşıt anlamı kastedilmeden de tariz yapılır. Aşağıdaki anekdotta İsmet İnönü´nün tarizli cevabı buna güzel bir örnektir:

Patavatsızlığıyla tanınmış milletvekillerinden biri bir gün İsmet İnönü´ye sorar: "Paşam, vallahi size şaşırıyorum. Bu işitmeyen kulaklarınızla Lozan´da Türkiye´yi nasıl temsil edebildiniz?" İsmet İnönü hiç bozuntuya vermeden cevabı yapıştırır: "Düşmanlarımız o kadar terbiyeli ve nazik insanlardı ki sağırlığımı bana hiç hissettirmediler."

Mübalağa (Abartma)
Bir varlığın, olayın ya da durumun, olduğundan büyük ya da küçük gösterilmesidir. Günlük dilde "Öyle zayıflamış ki iğne ipliğe dönmüş", Sıkıntıdan parmaklarımız koptu", "O kadar soğuk ki donduk", "Sıcaktan piştik, kavrulduk." gibi mübalağalı sözlere çokça rastlarız.

Mübalağa bazen teşbih ya da karşılaştırma yoluyla da yapılabilir. "Avuç içi kadar oda.", "Denizde kum, onda para,", "Fil gibi adam.", "Boynu armut sapına döndü.", "Ağlamaktan gözleri davul gibi şişti." sözleri birer mübalağa örneğidir.
Tezat (Karşıtlık)
Birbirinin karşıtı olan düşünce, duygu, hayal ve durumların bir arada gösterilmesine "tezat" denir. Tezat sanatı, karşıt anlamlı sözcükleri birlikte kullanmaya değil; zihinde bir aykırılığı, çelişki ya da karşıtlığı düşündürmeye dayanır. Bu nedenle, örneğin "Güneşin doğuşu da batışı kadar güzeldir." cümlesinde "doğuş" ve "batış" karşıt anlamlı sözcükler oldukları halde tezattan söz edilemez. Buna karşılık, "Ben de gördüm güneşin doğarken battığını." cümlesi, zihinde bir aykırılık oluşturduğundan tezatlı bir ifade sayılır.

Öyle bir devim ki, ben hakikatte pireyim
Bir delik gösterin de utancımdan gireyim
(N. Fazıl Kısakürek)

Bu dizelerde dev olmakla pire olmak ve bir deliğe girmek arasında tezat vardır.

Hüsn-ü Talil (Güzel Neden Bulma)
Bir olay ya da durumu gerçek nedeni dışında hoşa giden güzel bir nedene bağlamaya "hüsn-ü talil" denir. Hüsn-ü talilde gösterilen gerçek dışı nedenin okurca güzel bulunmasından çok hayali, şairane bir neden olması önemlidir.

Kopdağı´nda akar bir çeşme var
Serçe parmak kalınlığında suyu
Haram etmiş gece gündüz uykuyu
Akar da akar
(Cahit Külebi)

Yukarıdaki dizelerde suyun sürekli akıyor olması bilinen doğal nedeni dışında, gece gündüz uykuyu haram etmiş olmasıyla açıklanıyor; yani su hiç uyumadığı için sürekli akıyormuş.

İstifham (Sorulama)
Anlatımı etkili kılmak amacıyla duygu ve düşüncelerin soru biçiminde anlatılmasıdır. Ancak bu soru, cevap gerektirmediği, cevabı zaten bilindiği için sözde sorudur.

Hanginiz bilir benim kadar,
Karpuzdan fener yapmasını;
Sedefli hançerle üstüne,
Gülcemal resmi çizmesini;
Beyit düzmesini;
Mektup yazmasını;
Yatmasını
Kalkmasını
Bunca yılın Halime´sini
Hanginiz bilir, benim kadar,
Memnun etmesini?
Değirmende ağartmadık biz bu sakalı!
(Orhan Veli)

Tecahül-ü Arif (Bilmezlikten Gelme)
Söyleyişte bir anlam inceliği yaratmak amacıyla herhangi bir şeyi bilmezlikten gelmeye "tecahül-ü arif" denir.
Tecahülüarif bazen sözde soru yoluyla yapıldığı için istifham sanatıyla karıştırılabilir. Ancak tecahül-ü arifte sözde sorunun arkasında bir nükte (espri) bulunur. İstifham ise sadece sözde soruya dayanır. Örneğin "Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var? / Benim mi Allah´ım bu çizgili yüz" (Cahit Sıtkı Tarancı) dizelerinde şair, şakaklarına yağanın kar olmadığını ve çizgili yüzün kendisine ait olduğunu bildiği halde bilmez görünüyor. Böylece, yaşlandığı gerçeğini kabullenemediğini tecahül-ü arif yaparak zarif bir biçimde anlatmış oluyor.

Büyük şairimiz Yahya Kemal çok sevdiği Boğaziçi´nde bir tepeye çıkıyordu. Hava sıcak olduğu için çok terlemiş, ağır vücudunu taşıyamaz olmuştu. Tam o sırada yolu üzerindeki bir bakkal dükkânının önündeki iskemleye kendini bırakıverdi. Zengin bir müşteri kazandığını düşünen bakkal nazikçe sordu:

- Bir şey mi alacaktınız efendim?
- Evef, müsaade ederseniz biraz nefes alacağım.
(Parçaya göre, Yahya Kemal, bakkalın sorusunu anlamazlıktan gelerek tecahül-ü arif yapıyor.)
Tekrir (Yineleme)
Anlatımın güçlendirilmesi amacıyla bir sözcük ya da sözcük öbeğinin tekrarlanmasına "tekrir" denir. Tekrir çoğu zaman, duygu ve düşüncelerin ana tema üzerinde yoğunlaşmasını sağladığı gibi, söze ahenk de kazandırır.

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!
(Ahmet Haşim)

("Akşam" sözcüğünün tekrarı hem şiirin ana temasının vurgulanmasını sağlıyor hem ritmik bir unsur oluyor.)

Tenasüp (Uygunluk)
Aralarında anlam bakımından bir ilişki bulunan en az iki sözcüğü bir arada kullanmaya "tenasüp" denir. Tenasüp oluşturacak sözcükler arasında tezat bulunmaması gerekir. Anlamca ilişkili olsa da rastgele bir araya gelen sözcükler tenasüp oluşturmaz. Tenasüp sanatında önemli olan, birbiriyle ilişkili sözcüklerin ait oldukları kavram alanını belirginleştirmesi, söylenilmeyen diğer öğeleri de çağrıştırmasıdır. Tenasüp, Divan edebiyatında en çok kullanılan sanatların başında gelir. Tanzimat’tan sonra bu söz sanatının sınırları gittikçe daralmıştır.

Gonca gülsün, gül açsın, cûy feryat eylesin
Sen sus ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin
(Nabî)

(Bu beyitte gonca, gül, cûy, bülbül, gülsen sözcükleri anlamca ilişkili sözcüklerdir.)

Leffüneşir
İki veya daha fazla sözcüğü kullandıktan sonra bunlarla ilgili başka sözcükleri sıralamaya "leffü-neşir" denir. En çok şiirde görülen bu sanat, birbirini izleyen iki dize arasında kurulan koşutluğa dayanır.

Bunu aşağıdaki şekil üzerinde daha kolay görebiliriz.
------------A------------B------------

------------a------------b------------

Birinci dizede A ve B sözcükleri kullanıldıktan sonra ikinci dizede A ile ilişkili a sözcüğü, B ile ilişkili b sözcüğü kullanılarak bir koşutluk oluşturulur.

Yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, ilk dizedeki sıralama ikinci dizede bozulmazsa buna "düzenli leffüneşir" denir. Aşağıdaki beyit düzenli leffüneşire örnektir:

Ülkem kötüye gidiyor, bendeki aşk iyiye
Bir yanda aymazlığım, çılgınlığım bir yanda
(Abdülkadir Budak)

(Birinci dizedeki "ülkem kötüye gidiyor" sözüyle ilgili olarak ikinci dizede "aymazlık"; birinci dizedeki "aşk´la ilgili olarak da ikinci dizede "çılgınlık" sözcükleri kullanılmıştır.)

İlk dizedeki sıralamaya ikinci dizede uyulmazsa düzensiz leffüneşirden söz edilir:

------------A------------B------------

------------b------------a------------

Aşağıdaki örnekte düzensiz leffüneşir vardır.

Ben bir sedefim, sen nisan bulutu
Ver damlaları, al yuvarlak inciyi

(İlk dizedeki "sedef" sözcüğü ikinci dizedeki "inci" ile "nisan bulutu" da "damla" ile ilişkilidir.)
Tevriye
Birden fazla gerçek anlamı olan bir sözcüğü akla hemen gelen yakın anlamını değil de uzak anlamını kastederek kullanmaya "tevriye" denir. Bu sanatta sözcüğün uzak anlamı, yakın anlamıyla örtülmüş olur. Bu örtülülük bir nükteye dayandığında tevriye sanatında amaca uygunluk sağlanmış olur.

Güzellerde vefa olmaz demek yanlıştır ey
Baki Olur vallahi billahi hemen yalvart görsünler
(Baki)

(Şair, güzellerde vefa olmaz demenin yanlışlığını, onlara yalvarmak gerektiğini söylerken "yalvar" sözcüğünü uzak anlamı olan "para"yı kastederek kullanıyor.)

Telmih (Hatırlatma)
Söz arasında tarihteki bir olaya ya da ünlü bir kişiye, bir inanca, bir atasözüne, bir şiire işaret etmeye, onu anımsatmaya "telmih" denir. Telmih sanatında işaret edilen şeye bir iki sözcükle değinilir. Bilgiye dayalı bir sanat olduğu için telmih sanatının anlaşılmasında ortak kültürünün önemi büyüktür.

Kardeşini öldürüyor Kabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.
(Orhan Veli)

(Bu dörtlükte şair, ilk dizeyle insanlık tarihindeki en eski olaylardan birine, Kabil´in, kardeşi Habil´i öldürmesi olayına göndermede bulunuyor.)

Nida (Seslenme)
Yoğun duygu ve heyecanların sonucu, türlü ünlemler kullanılarak kişilere ya da kişileştirilen olaylara, varlıklara, kavramlara seslenmeye "nida" denir. Nida, kimi zaman, teşhis, tekrir sanatlarıyla birlikte görülebilir.

Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış
(Ahmet Muhip Dıranas)

Ey şimdi köyünden pek çok uzakta,
Ey şimdi bir yığın kara toprakta
Uyanmaz uykuya dalan yiğitler!
Şehitlik şanını alan yiğitler!
(Enis Behiç Koryûrek)

Hey bayrak, al bayrak, bizim şanımız
Gerekirse kurban sana canımız
Tuğun saçlarımız, rengin kanımız
Hilâlin resmolunmuş kaşımızda hey
(Behçet Kemal Çağlar)

Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım
Şu yaralı bağrıma kara taşlar salayım!
Haydi oğlum, haydi git
Ya gazi ol, ye şehit!...
(Mehmet Emin Yurdakul)

(Yukarıdaki parçalarda "selam", "ey", "hey", "haydi" önlemleriyle çeşitli varlıklara seslenilerek nida sanatı yapılmıştır.)
 
Diğer dersler


(Toplam 35 ders bulunuyor)

İlkÖnceki12

     


Basında sitemiz | Bize ulaşın | Reklam

Sözleşmeler Gizlilik ve Kullanım Sözleşmesi | Tüketici Hakları, Üyelik, Güvenlik ve Teminatlar

Tüm hakları saklıdır 2017 © Edebiyat Dünyası

Edebiyatdunyasi.com'a eklenen yazılar ve görseller 5846 Sayılı FiKiR VE SANAT ESERLERi KANUNU'na göre korunmaktadır. Sitenin özgün içeriği 5187 Sayılı Basın Kanunu'na göre kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz. Kaynak belirtmek ve ilgili sayfaya link vermek koşuluyla sitenin tüm özgün içeriği başka yayın organlarında özgürce kullanılabilir.