Doğumlar da, ölümle başlar bizim çelimsiz bakışlarımızla göremeyeceğimiz incelikler arasında. Yok olmaksa, bırakıp gitmekse, üzmekse veya sevindirmekse insanları ürküten o olay, işte doğumda bir ölümdür aslında. Birçok güzelliği arkasında bırakır. Kimi zaman sitemlere konu olur, kimi zaman methiyeler yazılır dünyaya geldiği güne.
Kalbini dönüştürecek kadar feraset varsa eliyle tuttuğu avuçlarını, yoksul ve alıngan düşünceleri sarıverir hesaplarını. Ve söylemişler hem de ne güzel “sen doğarken herkes gülüyordu öyle bir hayat yaşa ki, öldüğünde herkes ağlasın”. Ne kadar da zor, ölümünde herkesi ağlatmak. Zorluğun ötesinde erdemliliğin en üst perdesi. Vatanın bile eğildiği şehitlik ruhunun temizliği kadar berrak. Zira zaman zaman kavramlar üstünlük sırasında tam aksini tecelli ederler. Hiçbir şey gün gelir ki, her şeyi ifade eder. İnsanlar Sivas Kalesi’nden şehre bakarlarken, sorulan manalı manasız sorulara, tek kelime ile verirler cevaplarını. Güzelliği hiç bu şehrin. Bu şehrin güzelliği hiç.
Tuzak kuyularının kahkaha güçlükleri içinde çıkan ceylan kalpli ezgiler, bir sürü duyguyu söker yerinden. Sevgiliye giderken çizgili bir kalbin içinden geçen düşüncelerden daha zordur ölüp gitmek umarsızca. Zaten kendisi umursamazdır onun. Dudaklarında hep aynı sevda şarkısı vardır ve bir meleğin kanatlarına yüklenecek kadar kutsaldır. Ufkunda gözüken otuzlu yaşlarının ortalarında süzülürken, dayanılmaz acılarla şiirler yazılır “yaş otuz beş yolun yarısı” diye.
İfadesizdir bir süre sonra nasıl son bulduğu hayatın. Tali yollar gibi fazla göze çarpmaz. Suskunluk çöker dudaklarına, ölümüne sessizlik feda eder kendini, rüzgar gibi sesli ölenler en mutlu olanlardır. Ölümünde ses getirir heceler. Zira bakışları ellerinde secde eder gür sesle ölenlerin.