“artık ne uyku ne durak
bir afet biçerim imgelem kumaşından
müstesna bir sevgili
onunla söyleşirim”
Attilâ İlhan
Şiir, yaşantımıza müstesnalık kavramıyla beraber girmiştir. Ayrı tutulan şiir neye göre farklıdır? Onu benzerlerinden ayıran özellik nedir? Mukayese edilen nedir ki bize onun itibarını yüksek olarak sunsun? Aynı dilin ürünleri ile kıyaslıyorum. Türkçe’ye mahsus olan bir şiiri, öncelikle diğer Türkçe edebi türlerle karşılaştırıyorum. Hikâye, roman, deneme… Bariz ayrılıkların olmadığının, bir romanın, bir tiyatronun hayatımızda belki bir şiirden daha da önemli mertebelerde bulunduğunun, sizin adınıza aksini iddia edemem; lâkin günlük konuşma dilinin yanında benim için şiirin “kutsal bir metinden okunan ayetler” kadar değerli ve müstesna olduğunu söyleyebilirim. Bu değeri neden çok tutuyorum? Üçüncü serisini yazdığım üst başlık ve diğer iki yazımın içeriğine istinaden şiiri diğerlerinden üstün tutuyorum. Bu kısımda ise artık, sosyal hayatta “algı, derinlik ve sembolün” en yoğun halini aldığı şiiri, değerine lâyık bir içerikle sunmak istiyorum.
• Günlük Konuşma Dilinin Yanında Şiir:
İki kavramı kıyaslamak pek de adilce değil; çünkü birisi konuşma, yani anlık olarak hayatımıza giriveriyor. Şiir ise, şair tarafından üzerinde defalarca düşünülmüş, kelime işçiliği yapılmış, ince eleyip sık dokunarak, boş kalmış bir dizenin hatta kelimenin yerini doldurabilmek için aradığı kelimeyi yıllarca, tıpkı Dünya’nın yuvarlaklığını teyit etmek isteyen bir kişinin engin deniz karşısında kendisine doğru gelecek bir geminin önce dumanını, sonra bacasını, sonra tamamını görmek için geminin, daha doğrusu bu tesadüfi anın gelmesini beklediği gibi beklemiş. Her bir kelime beyninize doğru (limana) akıp gelmiyor ki oturup bekleyesiniz. Dediğim gibi adil bir kıyaslama değil. Şiir, günlük konuşma dilinin her zaman bir fersah önünde.
Günümüz konuşulan dilinden bahsediyorsak herkesin işittiği bir şeyden bahsediyoruz. Mahalli dilin (Ağız) çok ötesinde bir yerdeyiz. Anlamı olmayan, hiçbir literatüre sığmayan kelimeler… Anlamı olmasa da bir ahenk arıyor işiten kişi. Musikide terennüm gibi olsun istiyor. Köşe başlarında iki dirhem bir çekirdek halini bir kenara bırakmış modern şehir seyircilerinin, kimsenin eline almaya cesaret edemediği kelimeleri ağızlarında çiğneyip çiğneyip sokağın ortalarına tükürüşleri, her vakit kulağımı tırmalayan belediye tellâl-vaizleri, Yahya Kemal’in İstanbul Türkçe’sinin sorumluluğunun taşıyıcısı olarak gördüğü bayanların mahalle kavgasından dilinin akıyla çıkmış mesajını vere vere konuşmaları, Halit Ziya’nın Türkçe’ye sevdasını anlatırken kullandığı pazarcıların hem pazarda olup hem de balık ağzı gördükleri halde kendi ağızlarını tezgâhlarının üzerinden insanların ayak altlarına atmaları… Tüm bunlar bana şiiri müstesna kılıyor. Yaşadığımız şu toplumun her zamankinden daha da bir fazla; hatta şairin “Türk milletinin beşte üçü şairdir” sözünden de fazla şiire, şaire ihtiyacımız var.
• Edebi Türlerin Yanında Şiir:
Bir merkebin sırtına yüklenmiş iki çuval buğday ile değirmene gittikten sonra on çuval un ile eve nakliyat yapmaya benzetiyorum şiiri. İnsanoğlunun kelimelerle düşündüğünün yanında, sembollerin dünyasında yaşamaya mecbur olduğu bir âlemde, çuvalların içerisine kelimeleri doldurursak daha da anlaşılacaktır demek istediğim.
• Bilim ve Felsefenin Yanında Şiir:
Bilim dilinin soğuk bir terminolojisi vardır. Çoğu bilimsel makalelerin mahreç yapısına katlanmak merak, ilgi ve alâkadan ötürüdür. Çoğu ilmi alanda ihtisas sahibi olmuş insanların ise şiire olan algı, derinlik ve sembol bağlantıları bu sebeptendir.“Bilmek” ve “yaşayabilmek” için gerekli olan fedakârlık estetik zevklerin çok aşağılarında bir yerdedir. Felsefenin de bilimin de sizi kendisine hapseder bir yönü vardır. Düşüncelerinize yön verirken sizin etkilenmeniz ufkunuzun genişlemesindendir. Bu genişlik muhatabın yalpalamadan, yönlendirilirken ki yazarın çizdiği yönde yürüyebilmesi ile kaimdir. Ola ki bir anlık titreme ile gidişatını gören okur, ya kendi istikametine dönmek için savaşır ya da yazarın istikametinde gark olur.
Ben, sayfalarca şairlerin yeryüzünde yalnız olduklarından, çocuk kalmış bir ruhlarının varlığından bahsetsem galiba birkaç zaman önce şu yazmış olduğum şiirdeki algı, derinlik ve sembolün yoğunluğu kadar meramımı iletemem.
Tanrım…
Yaşama şevkim yükseliyor.
Kır fanusumu ya da
Koy bir an önce bedenimi toprağa
Dokunmasınlar küvezin içindeki ruhuma.