“I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)” *
Sylvia Plath
* “gözlerimi kapatıyorum ve düşüp ölüyor bütün dünya;
gözlerimin açıyorum kapaklarını ve doğuyor yeniden.
( kafamın içinde yarattım seni kanımca)”
“Gerçek” dediğimizde, varlığın hangi boyutundan bakarak/baktıktan sonra kesin yargıya varıyoruz? Farkında olduğumuz veyahut farkında olduğumuzu zannettiğimiz kıstaslar mı bizi şüpheye düşürüyor? Algı sürecinde düşündüğümüz her bir nitelik (kalitatif) kendi ağırlığını hissettirecektir elbet; lâkin düşündüğümüzden önce algıladıklarımız, nicelik (kantitatif) bakımından daha bir fazla yer tutacaktır. Kimilerine göre ise düşüncenin tam merkez noktası algıya dayanan her bir niceliktir. Düşünce, süreçsel bağlamda ekseni nicel algı olduğu müddetçe niteliksel yön kazanmaktan çok uzak düşecektir. Düşüncenin ekseninde oluşacak her değişiklik geniş görme alanları, farklı bilinçlenme ve derin idrâki, attığı her turda, tabiri yerindeyse, heybesine doldurup seyrine devam edecektir. Algıladıklarımız gördüklerimizden münferit oluşuyor dediğimizde, buzdağını veyahut ufukları tahayyül edebilmekten uzak; suyu ve dağları kendimize “gerçek” sınır diye nitelendirme gafletine düşeceğiz. Oysa bizim bu olayda nitel dediğimiz niceldir. Sadece görünebilenin değil görülebilenin nicelliğidir. Asıl “gerçek” suyun altında; dağın da arkasındaki gerçek ile bütünleşebilen bir algıdadır.
Algının sınırının çizilemez oluşu derinlik aşamasında kişi ile alâkalı olmayıp bilginin sınırının olmaması ilkesiyle açıklanabilir ancak. Burada önemli olan, insanın bu ilke karşısında gereğince üzerine düşeni yapmasıyla belirir. Hiç kimse derinde değildir. Her açılımın bir soyut bir de somut zincir halkası vardır ki bu zincirin halkası derinliğe inmemize yardımcı olur. Maddeden tecrit edildiğinde izafi bir değeri olmayacağını iddia edemem; ama somutlaştığında ilmi değeri olacağını iddia edebilirim. İlerlemenin ve açılımların önünde, algı sürecinden derinliğe geçişte bir engel var ki günümüzde sorumluluğu yerine getirme adına en büyük engeli o teşkil eder. Amaçlarımız ile araçlarımız arasındaki karışıklık. Yukarıda verdiğim örnekle örüntüleştirmek istersek; bu, “zincir” olacaktır. Amacımız derine zincir aracılığıyla inmekse eğer; amacımız, zinciri derinlik kabul etmememize, onu olduğu gibi; yani araç kabul etmemize bağlıdır. “Eşya parladıkça” der İsmet Özel “insan sönüyor.” Benim anlatmaya yukarıdan beri sıraladığımı, şair sezişiyle ve deyişiyle bir çırpıda özetler.
Sembolik düşünebilme özelliğine sahip olan insan, algısını derinleştirebilme sorumluluğunda üzerine düşeni fazlasıyla yapmış ve sembollerin dünyasında özgün yerler bulabilmiş. Soyut olanı daha da soyutlaştırmak, insanların bilinçli yada bilinçsiz çokça yaptığı şeydir konuşmak. Dil bilincine, sembol bilgisine ulaşan insanın bu dünyada özgün yeri düşüncelerindeki ayrıcalıktır. Dilin görevi imge, yazının simgedir, semboldür. Nasıl ki her ülkenin bir bayrağı (simgesi) varsa; her ülkenin de zihinde tasavvur edilen (imgesi) bir bayrağı var. Bu bayrağı zihnimizde tasavvur ettirmenin yolu ise algı ve derinlik. Yeryüzü ölçeğinde her sembolün oluşumundan bir önceki aşama derinlik, konuşulan dil ile değişir dediğimde yanılmamış olurum herhalde. Evrensel bir dil olmadığı için evrensele en yakın dil ile örnek vermek istiyorum; yani “beden dili” ile. Akdeniz kültürüne sahip olan Türkler ile İtalyanları birbirine yakın bulurlar. Türklerde yenilen yemeğin leziz olduğunu gösteren simge: Parmak uçlarını birleştirip aşağı yukarı sallama hareketidir; oysa İtalyanlar yemeğin leziz olduğunu, başparmak ve işaret parmağının uçlarını birleştirerek simgelerler. Onların leziz simgesi yer yer bizde de aynı anlamda (derinlik) kullanılır; lakin bizim simgemiz onlarda küfür anlamında kullanılır. Bilgiyi arayabilmek, dilin şavkının vurduğu yönde olmaktır, desem doğru olacaktır sanırım.