“Ki bazı durumlara söz yoktur
Hem neden olsun
Her durumun dili daha başka durumlardır
Ben bu derinliği bu kadar
Nerden bulayım
Ki herkes nerden bulsun
Bulmanın dili aramaktır.”
Edip Cansever.
Yaşadığımız dünya hayal gücümüzü olabildiğince kullanabileceğimiz bir alan ki, buna da dünyanın kendisi müsaade ediyor. Müsaade etmeyecek olsa; bu bizim onu başaramayacağımız anlamına gelmez. Lakin şöyle bir sınırımız var: Kişinin tahayyüllesi… Tahsis edilen alandaki hacmi…
“Kimse derinde değildir” derken düşleyebileceğimiz şeylerin bizim düşünebilme becerimizden kaynaklansa da değişen yaşantının bize bu alanı sağlayabilirliği her merhalede daha da artacağı için “derinlik” dünyanın elinde olacaktır demekteyiz. Elinde olan bu emare ise en genel adıyla “sembol”dür. Her sembol bize bir kapı aralamaktadır. Kapıyı aralama dirayetini veren sembol aynı zamanda kapının anahtarıdır diyemeyiz. Kapıyı açacak olan ise “akıl”dır. Akılsızca oluşturulmuş bir çok metin vardır ki edebiyat sayfalarında yerini almış olmasına rağmen asla o kapının aralığından içeri girememiş, o güzel düş gücünün hazzını elde edemeden sadece kapı aralığından bakmakla yetinmiştir. Geçen zaman; yani hayal gücümüzü kullanımına mekan tahsis etmiş olan dünya, başka bir anın başka bir gereksinimlerini sembolize ederken edebiyat sayfalarında şimdilik kalan o metinleri ilerilere taşınmasına asla izin vermeyecek, insana ayırdığı alanın zerresini dahi esirgemeyecektir. Dünya Edebiyatı klasiklerine bakın. Her eserin işlediği konu kendi içerisinde özeldir. Geneline baktığımızda ise özü, insanı anlattığını görürüz. İnsanı anlattığı dünya ve anlatırken imgelemde bulunduğu semboller ise yine yaşanılan dünyanın ilerisinde olanlar olacaktır.
Fantastik Edebiyat ise kurgulamanın akıl ile sınanmasından sonraki, yaşanılan dünyanın sınırlarına sığamamaktan değil o sınırları reddederek kendi sınırlarını oluşturmasından münferittir. “Yüzüklerin Efendisi” adlı Fantastik eserin yazarı, üniversitedeki akademisyen meslektaşlarınca gerçekçilikten uzaklaşmakla eleştirilmiştir.. Oysa gerçek diye nitelenen dünya, realist akademisyenlerin mi, egzotist J.R.R Tolkien’in mi dünyasıdır? Nihayetinde tutarlılığın olmadığı yerde ne edebiyattan ne de sembolize edilerek oluşturulan eserlerden bahsedebiliriz. Dünyaları çok farklı dahi olsa…
“Dünya Klasikleri” diye adlandırılmış olan eserlerin bu adı taşıyor olması da bir tesadüf değildir. Yılların eskitemediği değerleri Dünya tamlayanı ile tamlamak oldukça vuzuh bir tanımlamadır. Dünya Klasikleri arasında Türk Edebiyatına ait eserlerin az oluşu algının yüksek olmadığı, derinliğin derinleşmediği, sembolün görünmediği eserler anlamına gelmez; aksine aklın yüksek, tutarlılığın açıksız, kullanılabilecek tahayyül alanının da alabildiğine çok olduğu su götürmez bir gerçekliliktir. Çünkü bizim sembollerimizin her biri sehl-i mümtenidir. Bizim sembollerimizin her biri damarını bizim kültürümüzden almıştır. Bizim kültürümüz de birkaç metadan oluşmamıştır. Sembolizm bize batıdan gelen bir yenilik değildir. Klasik edebiyatımızın ana damarını “İmge” oluşturmaktadır. Divan şairlerinin kullandığı edebi sanatları incelediğimizde, şiirlerin çoğunda bu yargıyı destekleyen neticeler elde ederiz. Örneğin “mefhum” değeri taşıyan bir kelimenin görevi şiir içerisindeki anlamı okuyucunun zihninde canlandırmakla mükelleftir. Bu iddia bizi Divan Şiiri’ne meyletmemizle idrâk edebileceğimiz bir olaydır. Sadece “Gül” mazmununun sembolik değerine bakacak olsak, karşımıza yüzlerce imge çıkacaktır. Bir tek kelimenin kullanım alanının genişliği, sosyal hayattaki anlamlarının üstünde bir de tasavvufî anlamları vardır ki bir anda anlamaya çalışmak o felsefenin içerisinde gark olmamıza sebebiyet verebilir. İskender Pala’nın “Ansiklopedik Divan Şiiri” sözlüğünde “Gül” onlarca sembole denk gelir. Ahmet Talât Onay’ın “Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar” adlı sözlüğünde “Gül: (Bak: Bülbül-Gül)” diye alegorik verilmiştir. Bu alegori dahi bizi bir imgeselliğe götürür. Sembolizmin Türk Edebiyatına girişi değil, fark edilişi çok sonraları olmuştur diyebilirim.
Şiiri sacayağına benzetecek olursak; ses ve vezin; algı,derinlik ve sembolün haricindeki diğer ayakları temsil edecektir. İmgenin İkinci Yeni’ciler, sadece üzerine fazla eğilerek; küller arasında kalan sacayağının diğer önemli olan bu ayağını eşeleyerek görünür hale getirmelerinde etkin olmuşlardır. Yazdıkları şiirlerin imgesellik adına güçlü olmaları onlara Çağdaş Şiir’de bir alan sağlamıştır. O alanda at koşturan şairlerin şiirlerindeki imgelem, köklerini Klasik Edebiyattan alır; lâkin dediğimiz gibi zamanın değişmesi ile semboller de değişmiştir. Şiirin dünyası tasnifinin oldukça zor olduğu bir dünyadır. Şairin her bir satırında ayrı bir alemle karşılaşabilir, heyecanına kapılabiliriz. Heyecanın olduğu yerde salt aklın savunmasını yapmak aynı zamanda da taassupluğun ifşasını yapmaktır. Nâzmı nâsirden ayırırken yukarıdan bu yana simgelediğimiz yazımız, dünyada feyzlenerek sembolleşmiş ve akıl imbiğinden damıtılarak getirilmiş bulunuyor. İşin duygu tarafını ise şairlere bırakıyoruz.