Türlü öznelerle örülmüş olsa da hayat hikayeleri, herkes kendi yaşamının başrolünü oynar aslında. Kendi acılarını yaşar, kendi umutlarını taşır herkes. Gönülde yetişmiş olanın umudu ömürde yeşermez; ömürde yetişmiş olanın sesi gönüle ulaşmaz. En katı inançta bile bir kuşku vardır şüphesiz; en koyu inançsızlıkta itiraf edilmemiş bir umut.
Ayrılıklar, hüzünler, pişmanlıklar ve geç kalmışlıklarla örülüdür hayatın bir yarısı. Diğer yarısı umutlarla… Yağan her yağmur damlasıyla da ayrı bir renk iner toprağa. Her gerçeğin, ona sahip olanların giysisini ve dilini edinmesi şart değildir oysa: toprağın alınganlık göstermeden kurallara kurban edilmesi gibi: af dilemeden…
Ölüm, bildik ve ısırgandır çoğu zaman.
Veda edilir ve çekip gidilir kimi zaman; geri dönüş tarihi ve güvencesi olmaksızın.
Son defa gözlerini kapattığında, sen istemediğin halde onlar yine açılacak. O zaman anlayacaksın ki, akıp gitmeliymiş aslında yarım kalmış ya da unutulmuş mutluluklara.
Anlayacaksın… Ve yine bir gün sonra; tıpkı bir gün önceki gibi…