Dilimize ne kadar önem verdiğimizi, farkında olarak ya da olmayarak, gösteren küçük bir anı paylaşmak istiyorum sizlerle. Teyzemin kızından duymuştum ilk kez “boyfriend” sözcüğünü. Önceleri ne olduğunu pek düşünmesem de birkaç kez tekrar edince “boyfriend”inin bizim bildiğimiz “erkek arkadaş” olduğunu anladım. Bunu Türkçe söylemek yerine ise dünya dili(!) olan İngilizce ile ifade etmeyi tercih ettiğini de… Ona dilimizin güzelliğini ve zenginliğini anlatmak, güzel Türkçemize haksızlık ettiğini ifade etmek istedimse de sonradan vazgeçtim. O bir lise öğrencisiydi ve benim söylediklerim değil çevresinde gördükleri onun için daha önemliydi. Biz değil miydik lise müfredatında en az Türkçe dersi kadar, Türk Edebiyatı dersi kadar İngilizceye yer veren? Biz değil miydik iş başvurularında gençlerimizin eğitimine, diksiyon düzgünlüğüne, Türkçeye hâkimiyetine fazla önem vermeden yabancı dil bilip bilmediğini soran; bilmiyorsa da kapı dışarı eden? Biz değil miydik caddelerimizdeki on dükkândan dokuzuna yabancı isimler veren? Evet; tüm bunları yapan hep bizdik. Yanlışı yapan da, yanlışlara göz yuman da…
Oysa biz dünyanın en köklü üçüncü diline sahibiz. Bu dil dünya üzerinde 160 milyonu aşkın kişi tarafından konuşulmakta. Bu denge her geçen gün bizim lehimize sürekli değişmekta, artmaktadır. Böyle köklü ve zengin bir dile daha fazla sahip çıkmamız gerekmez mi? Sizce de bu konuda en büyük görev bizlere, Atatürk gençliğine düşmüyor mu?
Gelin söze bir Yunus Emre şiirinin küçük bir bölümüyle son verelim:
“Güzel dil Türkçe bize,
Gerisi gece bize,
İstanbul konuşması
En saf, en ince bize.”
Yeniden buluşmak ümidiyle, sevgiyle kalın…