Rûhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervâne olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...
Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!..
Vur şanlı silâhınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
H. Nihal ATSIZ / Geri Gelen Mektup
BİR YUDUM MUTLULUK
“Vefasız aşklara evlada!”
Böyle bitmişti genç kızın son mesajı; ve böyle düşmüştü onu kaybetme korkusu, delikanlının yüreğine ilk kez. Ondan ayrılıp onsuzluğa gidişin ilk adımıydı bu.
Kız, yaşanmış anıların güzelliğini taşıyordu yüzünde; delikanlı ise yarım kalmışların acısını … İkisi de nerede hata yaptıklarını düşünüyorlardı. Ortada bir hatada yoktu aslında. Sadece kız, bir şarkının bestecisi gibi bazen unutulmak değil, o şarkının nakaratı gibi hep akılda kalmak istemişti. Öyle ya; yar yoluna toprak olmak, toz olmakla başlardı sevda; ve ona sadece seni seviyorum yetmezdi. Gerçek sevgi, ona kendini vermekti. Suyun çiçeğe kendisini vermesi gibi…
Bir sahipsiz sonbahar esintisi uğramıştı soyağaçlarına: son kez el ele yürümüşlerdi, gönül birliği yaptıkları o yolun son baharına. Kız elini çekip delikanlının elinden ağır ağır devam etmişti yoluna, ardına bakamadan. Delikanlı olduğu yerde kala kalmış, iki damla gözyaşı siteminde bulunmuştu yazgısına; kimsesiz bir çığlıkta aşkın adını haykırırcasına.
Bir “Minik serçe” uçmuştu gönül bahçesinden onu terk edercesine… Son kez…
Sevgiyle kalın…