Hayır. Ellerimdeki bu siyah lekeler küçükken ayakkabı boyacılığı ve biraz büyür büyümez de araba tamirciliği yaptığım çocukluğumdan kalma değil… Mürekkep lekeleri ellerimdekiler.
Gözlerimdeki fersizliğin, yorgunluğun sebebi; kaynak makinesinden sıçrayan çapaklardan ya da fabrikada sabaha kadar mesai yaptığımız zamanlardan yadigâr uykusuzluk değil… Okuduğum kitabı bitirmeden bırakamayışımın armağanı gözlerimdekiler.
Boynum ve belim neden mi tutuk, neden mi midemde sürekli ağrı kesiciler? Kürek sallayıp harç kardığım inşaat işçiliğimden ve yevmiyemi bir türlü yetiştiremediğim kiramdan, yakacağımdan değil… Kucağıma aldığım defterime karaladığım şiirlerden tutulmuş belim ve bir türlü yerli yerinde bulamadığım kelimelerimden emanet midemdeki ağrı kesiciler.
Hayır galiba yanlış anladınız… Kendi kendime konuştuğum maalesef doğru sokakta yürürken yahut balkonda veya tuvalette otururken. Fakat yanlış anladınız, şizofren falan değilim ben… Yazacaklarımı önce kendime anlatıp, sonra kâğıtlara dökmemdir kendi kendime muhabbetlenmem.
Dostlarım az, eş akraba fazla sevmez beni ama arsız, hırsız yahut yalancı değilim ben… Şişeyi kırıp köşeyi dönemediğimden, uyanık olup hala altıma bir araba çekemediğimden ve ben koca adam, hala kâğıtların başından kalkıp da gecelere akmayı bir türlü beceremediğimden sevilmem.
Şu kız, O’ndan önce ki ve her ikisinden sonraki neden mi terk ettiler beni? Bilmem… Belki de güneş gözlüğü yerine okuma gözlüğümü, pop yıldız yerine kütüphanemi ve sımsıcak geceler kadar yağmurda ıslanmayı da sevdiğimden. Ve belki de telefon mesajları yerine bembeyaz kâğıtlara yazdığım mektuplarda anlattığım düşlerimden, netteki suni muhabbet yerine bir ağaca tırmanarak dallarına uzanıp, gökyüzüne bakarken sohbet etmemizi istediğimden.
Ankara’nın hangi sokağında korsan kitap tezgâhı var, saat kaçta tezgâh açarlar ve saat kaçta toplarlar, kitaplar nerede çoğaltılır, kaça satılır bilirim ben… Hayır, yine yanlış anladınız. Kütüphaneme tek bir korsan kitap bile sokmadım ben. Sadece bazen param yetişmediği için alamadığım kitapları, kitapevlerinin soğuk rafları arasında değil, korsan tezgâhının yanındaki güneşli duvara oturarak okuyup bitirdiğim için biliyorum ben. Ve bu yüzden; bilgisayarı, klavyesini, soğuk ekranını, yanıp sönen kamerasını ve faresini hiç sevmesem de, interneti çok seviyorum ben… Çünkü internet yazarlarla, şairlerle aramda bir bağ oluyor, geceleri odamdan çıkıp üzerinde yürüdüğüm köprünün öte tarafında, bir şair, bir yazar karşılıyor beni… Okuyorum, okuyorum, okuyorum…
Umarım elleri boyalı bir çocuk daha vardır benden başka ve şimdi bu yazdıklarımı okurken, yalnız olmadığını anlıyordur okudukça… Çünkü kendimi hep yalnız hissettim ben.
Koca Ankara’nın ortasında bir parktaki bankta oturmuş, gömleğimin cebindeki kâğıtlara öykü kırıntıları yazarken, kendimi hep yalnız hissettim ben.
Ustabaşıma okuduğum şiirlerim yüzünden kulağım çekildi. Arkadaşlarım öykülerimi okumaya bile sabredemeyince, izlediğim bir film gibi anlatmak zorunda kaldım ve hepsi birden sessizleşti, uzaklaştılar benden. Sevdamı döktüğüm hiçbir harfi üstlenmedi sevgililerim ve öksüz kaldı belki de en güzel hikâyelerim.
Umarım başı ağrımış bir genç daha vardır benden başka ve şimdi bu yazdıklarımı okurken, yalnız olmadığını anlıyordur okudukça… Çünkü neredeyse yazmaktan vazgeçiyordum ben.
Fakat ne oldu, biliyor musunuz? Ne olduğunu, bugünden sonra burada hiç bıkmadan, usanmadan anlatacağım size. Ama adettendir; önce merhaba diyorum herkese.
Merhaba.