Hakim, kürsünün önünde süklüm püklüm duran adamcağıza sorar:”Ne iş yapıyorsun?” Adam el pençe divan yanıt verir: “Şairim efendim…” Hakim bıyık altından güler.” Tamam, şairsin de, ne iş yapıyorsun?”
Bu bilindik fıkrayı ilk kez dinlediğimde ortaokuldaydım. Anlatan; odama kapanarak yazığım şiirleri hevesle götürüp okuması için verdiğim edebiyat öğretmenimdi. Ve şöyle devam etmişti:” Bu ülkede her üç kişiden beşi şairdir oğlum…” Bu söylediğinin yazar Aziz Nesin’e ait olduğunu öğrendiğimde ise üniversite talebesiydim ve hala şiir yazıyordum.
Doğru; bu topraklar hiç bir şey yetiştirmediği kadar şair yetiştirmiş. İlkokul sıralarında iken sınıftaki kırmızı kurdeleli küçük sevgilisine, öğretmenine, biraz büyüdüğünde vatanına, şehitlerine, belki annesine, babasına, azıcık delikanlı çağlarında hürriyete, özgürlüğe ve nihayet zamanın kırlaştırdığı şakaklarına ve biraz olsun da serçelere ve ağaçlara mısralar döktürmemiş olmayanımız var mı? Tuttuğumuz futbol takımından din büyüklerimize kadar geniş bir yelpazede şiirler yazan, dizeler döken bir toplum değil miyiz?
Şiir bir başkaldırı oluyor, şiir isyanlarımıza bir öncü kuvvet. Şiir; ezberlenmiş hasretlerin ve umutların, ezberlenesi redifi oluyor, uyağı oluyor.
Ben şiirin, güncel bir tabir ile edebiyatın nanoteknolojisi olduğunu düşünüyorum. Öyle ya; sayfalar boyu ifade edilemeyecek duyguları, şiirle sadece birkaç mısrada anlatmak mümkün. Ya da başka bir benzetme ile şiir, sıkıştırılmış bir yürek… Hani bilgisayarlarda bazı dosyalarımızı daha az yer tutsun diye çeşitli programlarla sıkıştırırız ya, şiir de, dilimizde daha az yer tutsun diye sıkıştırdığımız bir yürek. Ve ancak zihinlerde açılıp saçılacak kadar engin, dolu dolu ve arsız.
Peki, neden şairler bilinmez, niçin şiir kitapları satmaz? Neden hemen herkesin şair sayıldığı bu topraklarda yemek kitapları, dantel kitapları ya da kişisel gelişim yayını addedilen safsatalar kadar olsun yeri yoktur şiirin kütüphanelerimizde? Galiba şiir ancak zihinlerde açılıp saçılacak kadar engin, dolu dolu ve arsız olduğundan. Bu sebeple şiir yazmaktansa, şiiri anlamak daha kıymetli değil mi? Keşke her üç kişiden beşinin şair sayıldığı değil, her on kişiden asgari ikisinin şiir okuyan, şiir anlayan olduğunu söyleyebilseydik. Demek ki hepimiz, yani şiir yazanlarımız, yüreklerimizi sıkıştırmayı becerebiliyoruz da, pek azımız o sıkıştırılmış yürekleri açacak zihinlere sahibiz. Aksi takdirde kendi edebiyatımızın kütüphanesini oluşturan listede, liste başı Harry Potter değil, Sunay Akın olmaz mıydı?
Merakımdan değil, öfkemden takip ediyorum başka ülkelerin edebiyatlarını… Evet öfkemden. Çünkü nüfuslarını, hele ki genç nüfuslarını bizimle kıyasladığım ülkeler, söz gelimi hemen yanı başımızdaki *Yunanistan’da bile şaire duyulan saygı ve beğeniyi, şiir kitaplarının satış rakamlarını ve edebiyat dergilerinde şiire ayrılmış sayfaları ülkemizle kıyasladığımda, özenmemek elde değil… Ve tuhaf bir fikrimi paylaşacağım sizinle; ülkemizde ağır cezalık adli vakalarla, şiirin yaygınlığı arasındaki ters nazariyenin, suç oranı çok daha düşük ülkelerde tam tersine bir orantıya sahip olduğunu söylersem, ne düşünürsünüz? Başka bir deyişle, dilediğiniz gazetede yahut haber bülteninde gözümüze sokulan cinayet, gasp, tecavüz, töre kıyımları gibi haberleri bir hatırlayınız…
Şimdi sizce Azra Erhat okuyan, Atilla İlhan seven, Nazım’ın dizelerinde memleket hasretini tadan birinin, bu suçları işlemesi ne kadar mümkün? Bir adamın Veysel Gültaş okuduğu bir gece kalkıp çoluk çocuk evde kim varsa, pompalı tüfekle delik deşik etmesini aklınız alır mı?
Ben bunu kendime dert edindim… Mevcut kaynaklar el verdiği ölçüde okudum, araştırdım ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkenin suç oranları ile şiire düşkünlük oranlarını, elimden geldiğince öğrenerek ortaya somut bilgiler çıkarmaya çalıştım. Şaşırtıcı sonuçlar elde ettim.*Mesela dünyanın suç oranı –ki hafif suçlar buna dahil- en düşük ülkelerinden biri olan İsveç’te, günlük 28 ulusal gazete yayınlandığını ve bu gazetelerin tamamında bir edebiyat köşesi olduğunu, söz konusu edebiyat köşelerinde yerli ve yabancı şairlerin çalışmalarına yer verildiğini biliyor muydunuz?
Bazı arkadaşların, bu tür ülkelerde refah seviyesinin yüksek ve ekonominin güçlü olduğundan söz ettiğini duyar gibi oluyorum. Ve bu sebeple o halkların okumaya, yazmaya, edebiyata ve şiire ayıracak vakit ile para konularında rahat olduklarını düşünebilirsiniz. Peki, acaba bu ülkelerden hangisinin tarihinde Yunus Emre var? Hangisinde Mevlana, Bektaşi var? Hangisinin folkloru bunca zengin? Aşık Veysel kimin, Karacaoğlan kimin? Konuyu dağıtmamak için kısaca söylemek gerekirse; biz sonradan sonraya böyle olduk galiba. Sonradan sonraya köşe dönmeci, sonradan sonraya talancı, sonradan sonraya topçu ve popçu olduk… Dikkat ediniz; Klasik Türk Sanat Müziği güftelerinin çoğunda, siz’li biz’li dizeler vardır. Siyah-beyaz Türk filmlerindeki mahcubiyete, adaba bakınız. Hatta eski reklâm kuşaklarını hatırlayınız. Göreceksiniz, nasıl bir samimiyet, nasıl bir naiflik vardır. Bir zamanlar mahallemizde birinin evine hırsız girdiği zaman bir sene boyu bu konuşulurken, şimdi üst katta oturan ve tanımadığınız komşunuzun otomobili gasp edildiğinde, haberimiz bile olmuyor ve hatta umursamıyorsak, bize sonradan sonraya bir şey olduğundan başka ne geliyor aklınıza?
Şiirden yola çıkıp başka yerlere vardık ama hakikat şu ki; bu memleketin sorunu okumamak ve ziyadesiyle de şiir okumamak. Çünkü şiir edeptir, şair edeplidir.
Çok eskiden bir yerlerde okuduğumdan, aşağıdaki dizelerini ezbere bildiğim ama şairini bilmediğim için affına ve affınıza sığınarak köşeme aldığım mısralar ne de güzel anlatıyor:
İnsanlarda tek sıcak kanun/Üzümden şarap yapmaları/Kömürden ateş yapmaları/Öpücüklerden insan yapmalarıdır./İnsanlarda tek zorlu kanun/Savaşlara yoksulluğa karşı/Kendilerini ayakta tutmaları/Ölüme karşı yaşamalarıdır./ İnsanlarda tek güzel kanun/Suyu ışık yapmaları/Düşü gerçek yapmaları/Düşmanı kardeş yapmalarıdır./Hep var olan kanunlardır bunlar/Bir çocukcağızın ta yüreğinden başlar/Yayılır, genişler, uzar gider/Ta akla kadar…
Umalım ki çocuklarımız okusunlar. “Msn” denen o garip iletişime ayırdıkları vakit kadarını Cemal Süreyya’ya, Eray Canberk’e, Orhan Veli’ye ayırsınlar. Şiiri okuttuğumuz, mısrayı anlattığımız ve şair hassasiyetini kazandırdığımız hiçbir yürekte cehalet kötülük ve aymazlık yer bulamayacaktır.