Aşağıda ki paragrafta; Atatürk'ün yeni Türk yazısı ile Kıraat kitabında yer almış yeni harfler konusundaki ilk görüşlerini ve ilk imla örneğini okuyacaksınız. [ (-) işaretiyle ayrılmış cümlelere ve bazı terimlerin bildiğinizden farklı yazılmasına şaşırmayınız. ]
" Yeni harfler bizi çok işgal etmeli-dir. İnönleri, Sakarya, Dumlupınar arifelerinde ne kadar dikkatli, ne kadar müteyakkız, aynı zamanda ne kadar pürümit olduğumuzu düşününüz; yeni harfler mes'elesinde o kadar dikkatli ve o kadar ümitli olmalı-yız. Bu memlektin cidden mes'ud olmasını kalpten arzu edenler, bunca muvaffekhiyetlerine rağmen hala bu milletin lisanını ve yazısını akvam-ı iptidiyenin işaretleri gibi görerek ona hiç bir khiynet vermemek lüzumunu hiss etmeyenleri hakhikate irca etmeli, yeni harflere ve bu harfler-le husula gelecek vaz'iyete bütün heyecanları, ümitleri ve ciddiyetleri ile ehemmiyet verilmeli ve meşgul olmalıdır-lar.
Eğer bugün dimağımızı demir çerçeve içinde bulunduran bu kıskacı parçalayamazsak, bütün ihtilal ve inkhilap muvaffakhiyetlerinin mes'ut neticelerine rağmen, parçalanır-ız. Kazandıklarımız-la müteselli ve bilhassa mağrur olmağı asla düşünmemeliyiz. Bundan sonra yapacaklarımızdan tesliyet medarı aramamalı-yız."*
Büyük Türk'ün dil hususundaki hassasiyetinin, İnönü, Sakarya ve Dumlupınar Savaşları'nda ki kadar muazzam olması ne kadar dikkat çekici, değil mi? Ve devamında, gerçekleştiren bütün devrimlere rağmen dil konusunda başarılı olunamazsa, parçalanacağımızı ifade etmesi de bir o kadar önemli.
Düşünürün dediği gibi; 'Eğer konuşulan bir dili varsa, o millet de var demektir.' Dil, bir millet için bunca mühim bir olgu ve bu denli önemli bir öğe...Ancak galiba dikkatten kaçırdığımız; dilin cansız, sabit ve durağan değil, yaşayan, gelişen ve büyüyen bir varlık olması. Bu sebeple, bizzat Ulu Önder tarafından kaleme alınmış bir paragrafı dikkatinize sundum... (İlgilenenler -ki herkes ilgilenmeli- Nutuk'u, dili bakımından dikkatle okuyunuz) Harf İnklabının mimarı ve çağdaş Türkçemizin kurucusu Mustafa Kemal'in bile kendi dönemindeki Türkçe'si ile günümüz Türkçe'si arasında, dağlar kadar farklar var, görüyorsunuz.
Malumunuz; dilin temel varlığı, 'her kavrama bir terim' esasına dayanır. Türkçe'nin de inşa aşaması bu temel üzerine oturtulmuştur. Kavramlar terimlerle ifade edildikten sonra, her bir terimin ortak kurallar bütününde yazılabildiği bir alfabe geliştirilir.Ve bu alfabenin kullanımı için ise yazım ve dilbilgisi kuralları oluşturulur.
Bu bilgilerin ışığında, dilimizdeki yozlaşma ve yabacı kelimelerin istilası konularında söylenebilecek pek çok şey var. Ancak benim dikkat çekmek istediğim; dilin yaşayan bir öğe olması sebebiyle, her canlı gibi değişebileceği, etkilenebileceği ve ihtiyarlayabileceği gerçeklerinin, hemen hiç bir kesim tarafından kabul edilmemesi...Sitemiz okurlarının bu konuda neler düşündüğünü merak ediyorum.
Biliyorsunuz; sürekli suretle söylenen birşeyler vardır: Dilimizi unutuyoruz, dilimizi kullanmıyoruz, neden yabancı kelimeleri tercih ediyoruz vb...Bu eleştirilere büyük ölçüde katılmakla birlikte, başka bir bakış açısına ihtiyacımız olduğunu savunuyorum. Düşününüz ki; hayata katılan her bir kavramın, yeni bir kelime ile tanımlanması ve ifade edilmesi gerekliliği var. Bu manada, ,"televizyon", " bilgisayar" ," faks ", "roket" ,"disket","elektrik","radyo" gibi daha sayabileceğimiz binlercesinin ismini veren, bizzat o keşfi yapan milletler oluyor. Aynı şekilde "yoğurt" kelimesi de, dünyanın neresine giderseniz gidin, yine yoğurttur. Peki biz dilimizdeki yabancı kelimeler için ne yapıyoruz? Türk Dil Kurumu heyeti toplanıyor ve her biri için Türkçe'ye uygun kelimeler türetiyor... Söz gelimi "direksiyon" demeyeceğiz de; "kıvırgeç" diyeceğiz. Ya da "hostes" demeyeceğiz de, "sema hatunu" diyeceğiz... Hiç gülmeyin; Türk Dil Kurumu bültenlerine şöyle bir göz atarsanız, daha ne yaratıcı örnekler bulacaksınız. Hal böyle olunca, milletin benimsemeyeceği, kullanmayacağı kelimeler ve heba edilmiş çabalardan öte geçmeyen çalışmalarla başbaşa kalıyoruz. Oysa, işte yukarıdaki paragrafa tekrar göz atınız ve söyleyiniz; mütayakkız artık hazırlıklı olmak olmadı mı? Muvaffekhiyet artık başarılı olmak olmadı mı? Ehemmiyet artık önem olmadı mı? Sanırım dilimize Arapça'dan, Farsça'dan gelip yerleşmiş sözcüklere itiraz etmiyoruz da; Batı'dan gelmiş sözcükler olunca hep birden ayağa kalkıyoruz...
İkisi de noksan...Dil, neticede bütün milletler için ayrı ayrı oluşmuş bir öğe olsa da, yaşamın gereklilikleri ve gelişimleri bütün insanlık için ortak olduğundan, bazı kavramların aynı kelimelerle ifade edilmesi kaçınılmazdır. Birinin sizden, "otomatik" yerine "kaptıkaçtı" demenizi beklememesi gerektiği gibi, kimse sizden "harikulade,olağanüstü" yerine " fevkaladenin fevkinde" demenizi de beklememeli...
Dilimizin doğru öğretilmesi, muhafazası ve etkin kullanımının sağlanması, ne tamamen arındırılmış bir sözcük külliyatıyla olur, ne de yazılı ifade için bir çok gereksiz imla kuralında diretilmesi ile gerçekleşir. Çünkü insanoğlunun, zihnindekini ifade amacıyla konuşurken ve yazarken en kestirme yolu kullanması, yaradılışı gereği bir mecburiyettir. Unutmayalım ki; dili evvela duyarak ve çok sonra okuyarak öğreniyoruz. Bu ahvalde, çevremiz, ülkemiz ve dünya neyi nasıl tanımlayıp konuşuyorsa, bizler de kelime dağarcağımızı öyle besliyoruz. Aksi takdirde en azından, lehçeler ve ağızlar olmazdı.
Dilimizin birliği ve selameti için yapılacak tek şey; okumaktır. Evet, bu kadar kolay esasında. Bırakınız yabancı kelimeler girsin, imla kurallarına uyulmasın ya da yurttaşımız dükkanının ismini yabancı, özentili ve manasız kelimelerden seçsin. Bunların önüne geçmenin yolu; işlevsiz kelimeler türetmek, çeşitli müsamereler düzenlemek ya da mübalağlı örnekleri gözümüze sokmak değil. Tek yol okumak... Eğer gençlerimiz Reşat Nuri'yi, Ömer Seyfettin'i, Yakup Kadri'yi, Kemalettin Tuğcu'yu ve daha pek çok yazarımızı, şairimizi okurlarsa, kendilerini, fikirlerini, hayallerini ve yaşamın somut ya da soyut bütün kavramlarını doğru olarak ifade etmeyi rahatlıkla başaracak, yabancı kelimelere ihtiyaç duymayacaklardır.
Dil ezelden ebede kadar yaşamaya, kendisine katılan her bir kavramla büyümeye, zamana ve algılara göre değişmeye devam ederken, doğru örnekleri okumuş gençlerimizin yapacağı katkılarla, dilimizdeki yozlaşma illetinden kendiliğinden kurtulmuş olacağımıza inanıyorum. Özdemir İnce'nin Yağmur Taşı'nı okuyan br zihin; restoran, restaurant, restorant değil, lokanta diyebilir, hiç merak etmeyiniz.
Ufkumuzu açmak, insanı anlamak, hayatı sevmek için değil yalnızca.Güzel Türkçemiz için de okumak,okumak...
* Yeni Türk Yazısı ile İlk Kıraat s.7