S a y f a Y ü k l e n i y o r ... Lütfen Bekleyin....

    Ana sayfa   Forum Sohbet  Basında sitemiz  Ziyaretçi defteri   Reklam   İletişim  
         
 
 _ Amatör yazarlar
 _ Atasözleri
 _ Biyografiler
 _ Deyimler
 _ Edebiyat ödülleri
 _ Fabllar
 _ Fıkralar
 _ Kitaplar
 _ Makaleler
 _ Masallar
 _ Öykü yarışması
 _ Özdeyişler
 _ Piyesler
 _ Sözlü anlatım
 _ Şiir yarışması
 _ Türk edebiyatı
 _ Yayınevleri
 _ Yazılı anlatım

 
Operasyon Ergenekon
Şamil Tayyar

 
 _ Amatör fotoğrafçılar
 _ Basında sitemiz
 _ Kare Bulmaca
 _ Puzzle Bulmaca     
 _ Sudoku Bulmaca   
 _ Haberler
 _ Hava durumu
 _ İletişim
 _ Özgürlük Üniversitesi
 _ Reklam
 _ Site istatistikleri
 _ Yararlı linkler
 _ Ziyaretçi defteri

 

 
 

 
 
 Sitede şu an 8 ziyaretçi bulunuyor.

1 Ocak 2006 itibariyle gelen ziyaretçi sayılarının teknik ve ayrıntılı istatistikleri için tıklayınız.

 
Google
 
  Önemli haberler
  Canlı sohbetler de artık Edebiyat Dünyası'nda...
  Radyo desteği ve radyo istek hattı olan sayfamızda anında sohbet etmek için tıklayın...

 

   
  Köşe yazarlarımız
 
Hediye
Murat Arslantürk
Yazarın eski yazıları
   

Bu, O'na aldığım en güzel hediyeydi. Ancak hiç de kolay olmamıştı. Çocuklarla söz birliği ederek anlaştığımız parktan gizlice çıkmış, şehrin öte yakasındaki pazar yerine gitmiş ve sabah erkenden sandığımı koyarak, fiyakalı amcaları beklemiştim. Eğer orayı mesken tutmuş diğer çocuklara yakalansaydım, işim işti. Çelimsiz kollarımla karşı koyamayacağım tekmelerinden, biraz süratli yürümeye kalksam bile bacaklarımdan kurtulup düşüveren pantolonumla, kaçmam dahi mümkün değildi. Neyse ki şansım yaver gitmiş ve tam bir hafta boyu öğle saatlerine kadar pazar yerinin ne kadar müşterisi varsa, hepsini kapmıştım. Parktaki çocuklar bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı anlamasına da, ağızlarını bile açamamışlardı.Çünkü kıştı, zemheri bir soğuk vardı ve oturup sohbet edecek halimiz yoktu.
O hafta sabahları pazar yeri ve öğleden akşama kadar da parktaki insanlar derken,
epeyce para kazanmıştım. Ellerim soğuktan ve boyanın vaksından epeyce harap olmuş, tırnaklarımın dipleri iyice soyulmuş ve yer yer de kanamıştı. Fakat lastik eldivenlere bile para vermeye kıyamamıştım. Eldivenler bir tarafa, öğleden sonra parka gelen köftecinin tezgahından burnuma burnuma tüten mis gibi köftelere bile yüz vermeyip, soğuktan birazcık sertleşmiş de olsa, hiç yoktan karnımı doyuran ve oldukça da ucuz gevrekle idare etmiştim. Bir de şişko Necmi'nin karşıma geçip soğanlarını döke döke yemesi olmasaydı...Neyse; bu O'nun için aldığım en güzel hediyeydi ve herşeye değerdi.
Haftanın son günü akşam, fabrikanın mesai bitişi düdüğünün uzaktan uzağa hastalıklı bir keçi gibi çalmasından sonra, biraz daha sert esmeye başlayan ayaza aldırmayıp, geç saatlere kadar beklemeye devam ettim. Bir yandan fırçamla sandığıma vurup tempo tutarken, diğer yandan da bir iki ayyaş işçi yahut misafirliğe çıkmış birileri geçer mi diyerek yola bakıyordum. Bütün çocuklar gitmişti. Koca parkta sadece ben kalmıştım. Atkımı burnuma doğru iyice kaldırıp ayaklandım. Bir kaç adım ileri ve geri yürüyüp ısınmaya çalıştım. Ellerim çok acıyordu. Bir de nedense; omuzlarımda bir ağrı peydah olmuştu. Cebimden, gündüz yaşlı bir teyzenin verdiği şekerlemelerden çıkarıp ağzıma attım. Çok güzeldi...Ağzımda bir sağa bir sola yuvarlayıp emdikçe emdim. Pahalı şekerlemelerden olduğu belliydi. Hemen dağılıp bitmiyordu. Büyüyüp çok param olunca, evde koca bir kase içerisine bu şekerlerden doldurup, bir kendime, bir de O'na verip duracaktım. Karnımız iyice şişene kadar yedikten sonra, kalanları da çocuklara dağıtacaktım. Aklıma biriktirdiğim param geldi. Sandığımın başına gelip elimi cebime attım. Tomarla kağıt parayı ve bozuklukları avucuma alıp saymaya başladım. Aslında tamı tamına yetecekti galiba hediye için... Ancak kahverengi boya ve cila da almalıydım. Çünkü ikisi de bitmek üzereydi. Hatta iki kutu da siyah boya almam lazımdı. Birini şaşı Recep'den borç aldığım için geri vermek üzere diğerini de sandığımda yedek bulunması için...
Bekçi düdüklerini duyunca iyice geç olduğunu ve artık kimsenin gelmeyeceğini anladım. Sandığımı topladım. Kayışından omzuma asıp evin yolunu tuttum.
Babamın öksürüğü ta bahçe kapısından bile duyulup bütün sokağa yayılıyordu. Tahta kapıyı sürgüsünden usulca çekip açtım. Korkak adımlarla eve girdim. Sandığımı sessizce yere koyup hemen mutfağa girdim. Çok acıkmıştım ve ne olsa yiyebilirdim. Tezgahta belediyenin dağıttığı peksimetleri ve buz gibi olmuş çorbayı gördüm. Buna da şükürdü...Ekmekleri bir çırpıda parçalayıp tabağa boca ettim. Kaşıkla harmanlayıp karıştırdım. Babamın içeriden seslenip bir şeyler söylediğini duyar gibi oldum ama aldırmadım. Muhakkak yine içmişti ve küfür edip duruyordu. Tabağımı hızlı hızlı lokmalarla boşalttım. Çok mu hızlı yedim nedir; boğazıma dizildiler. Öksürüğümü tuta tuta kendimi zar zor sofaya attım. Derin derin nefes aldım. Annemden duymuştum: Ne zaman böyle boğazımıza bir şey kaçsa,'Helal, helal' der, sırtımıza vururdu. Kendi kendime helal helal diyerek sırtımı yumrukladım... Bir iki dakika sonra lokmalar mideme indi. Arkasından da bir uyku bastırdı ki, sandığımı zorlukla sırtlanıp kendimi güç bela odama attım.
Yatağa uzanıp battaniyemi üzerime çektim. Duvar sıcacıktı. Çünkü yan komşumuzun sobası her zaman yanardı. Duvara iyice yapışıp, içimden annemin baş ucumda saçlarımı okşayarak bana masal anlattığını düşlerken ve çok küçükken bana ezberlettiği bir duayı tekrar ederken uyuyakalmışım.
Çok güzel bir rüya görüyorken uyandım. Henüz sabah olmamıştı. Oda buz gibiydi. Rüyamda, O'na aldığım hediyeyi çok beğendiğini, bana sarıldığını ve öptüğünü gördüm. Yüreğim; sanki O az evvel bana sarılmış kadar sımsıcak ama kalan her yanım buz gibi bir halde yatağımdan kalktım. Bir çırpıda üstümü başımı çıkardım. Pantolonumun cebindeki paraları mendilime sarıp, sandığımın içindeki gizli bölmeye sakladıktan sonra, titreyerek banyoya geçtim. Tanrı'ya şükür; termosifonun içerisinde birkaç tahta parçası ve kömür vardı. Küçük bir çırayla tutuşturup yaktım. İçindeki su ısınırken aynada kendime baktım.Bu gün güzel görünmeliydim.Çünkü bu gün, büyük gündü.
Banyonun havası kırılıp su da iyice ısınmışken, ellerimi iyice fırçalayıp boya lekesi bırakmamıştım. Parmaklarım ve tırnaklarım fırçadan,sabundan ve soğuk sudan ötürü kıpkırmızı olmuştu ama hiç olmazsa temizlerdi. Kanayan yerleri de saklardım, ne yapayım...
Sıcak suyla güzelce ıslandım. Saçlarımı yeşil sabunla köpürtüp pırıl pırıl duruladım. Dirseklerimi ve dizlerimi de iyice sürtüp tertemiz yaptım. Böyle temiz olduğumuzda, meleklerin bizimle olduğunu duymuştum .O yüzden tastaki suyu bir sağ omzuma bir sol omzuma boşaltırken, meleklere dedim ki; 'Siz de dua edin, hediyemi beğensin.Tamam mı?'
Üstümü giyinip sessizce salona geçtim. Babam kanepede sızmış kalmıştı. Top atılsa uyanmazdı ama ben yine de olanca sessizliğimle vitrin dolabını aralayıp, kolonya şişesini aldığım gibi salondan çıktım. Hemen odama gidip kapıyı kapattım. Kolonyayı avuç avuç döktüm. Saçlarıma,boynuma, kollarıma, her yanıma.... Çok yandı, gözlerim de sulandı. Ama olsun. Güzel kokmalıydım.
Dışarı çıktığımda şafak çoktan atmıştı. Her yan kızıl sabah güneşinin rengiyle taze ve soğuk sabah ayazının çiğ beyazlığındaydı. Cebimde bir tomar kağıt para ve bozukluğun şıkırtısı ile adımlarımı iyice sıklaştırarak yürümeye başladım. Gideceğim yer bizim mahallenin aşağısındaki sanayi çöplüğünün arkasındaydı. Uzak sayılmazdı. Etraftaki başı boş köpeklerden ve yanımdan homurtularla geçen ekmek kamyonlarının sıçrattığı çamurlu su birikintilerinden kaça kaça yürüdüm. Soğuk iliklerime kadar işlemişti. Kolonyalı saçlarımın ve sümüklü burnumun buz tuttuğunu anladığımda, dükkanın önüne varmıştım. Kepenkler henüz açılmamıştı. Ben yine de bir iki kez yumrukladım. Fakat içeriden ses gelmedi. Oracıkta, önümdeki koca bir araba lastiğinin üzerine oturup beklemeye başladım.
Biraz sonra çevreden yavaş yavaş kimi sesler, bağırtılar ve homurtular yükseldi. Çöplük uyanıyordu. Evlerde sobalar tutuşturuluyor, çaylar demleniyor, okula giden çocuklar mahmur gözleriyle önlüklerini ilikliyorlardı. Az sonra etraftaki bütün dükkanlar ardı ardına açılacak ve akşama kadar kimi çalıntı, kimi hurda, kimi işe yaramaz bir sürü şey alınıp satılmaya başlanacaktı. Ve Hüseyin amca da aksaya aksaya dükkanına gelecek, kepenkleri büyük bir gürültü ile kaldıracak ve siparişimi bana teslim edecekti.
Evden çıkarken bir parçacık ekmek bile yemediğime pişman oldum. Midem kazınmaya başlamıştı. Fakat hediyemi alır almaz - eğer param kalırsa- kendime büyük bir parça börek almak için söz verdim.
Aşağı ara sokakta bir kaç dükkan açıldı. Sabırsızlanıyordum. Hüseyin amca her an gelebilirdi ama ben bir an önce gelsin, siparişimi versin ve ben de koşa koşa sevdiğime gidip vereyim istiyordum. Ondan sonra her sabah kahvaltısız olsam da, bir araba lastiği üzerinde oturup kalsam da, üşüyüp hastalansam da razıydım.
Çok özlemiştim.Son buluşmamızın üzerinden tam iki hafta geçmişti ve O'nu deliler gibi özlemiştim. Aslında geçen hafta sonu da buluşabilirdik fakat çalışmalıydım. O yüzden buluşamamıştık. En çok para kazandığım günler Cumartesi ve Pazar günleriydi, alacağım hediye için para lazımdı ve bu sebeple, O'nu bir hafta daha görmemeye razı olmak zorunda kalmıştım. İşte sabrım meyvesini vermiş, günler çarçabuk geçip gitmişti. İleride çok para kazanıp zengin olduğumda yapacağım şeyler listesine şekerlemelerden sonra bir şey daha ekledim; O'nunla hep yanyana, birbirimize sımsıkı sarılmış olmalıydık.
Son buluşmamızdaki pastanede sipariş ettiği o tatlı ile başlamıştı herşey. Garson toprak bir kap içerisinde getirip bırakmıştı. Üzerinde dumanı tütüyordu. İlk başta utanıp soramadığım için ses etmemiştim. Sonra O, kaşığını daldırıp tatlı tatlı yemeye başlamıştı. Çikolata renkli, kıvamlı bir şeydi. Yalana yuta yiyordu. Bense önümdeki peynirli börekle idare ediyordum. Şaşırmıştım; çünkü hiç sıcak sıcak yenen bir tatlı duymamıştım. Minik pembe elleriyle kaşığının ucuna birazcık alıp bana uzatmıştı. Çok şekerli, biraz acı çikolatalı, süt tadan bir şeydi. Aklıma sütlaç geldi. Fakat değildi. En sevdiği tatlıymış. Daha fazla dayanamamış ve sormuştum... Şaşırmış gözlerini bilmiş ve kocaman kocaman açarak söylemişti: Sufle...
İşte o hafta içi bir fırsatını bulup, tekrar o pastaneye gittim. Garsona utana sıkıla sorup, suflenin esrarını öğrendim. Sonra da bütün gün akşama kadar önümdeki sandığın üzerine konup konup kalkan pabuçları boyarken, Hüseyin Amca'ya vereceğim siparişin planını yaptım.
Lastiğin soğuk ve sert yüzeyi kıçımı ağrıtmaya başlamışken, Hüseyin Amca aksaya topallaya göründü. Hemen ayağa fırladım. Beni görünce şaşırdı. Koşa koşa yanına gittim. Durdu. Cebindeki anahtarlığı çıkarıp bana verdi. Ben gerisin geriye koşarak dükkanın önüne geldim. O yavaş yavaş yaklaşırken, ben kepenklerin asma kilitlerini çoktan açmıştım bile. Kepenkleri birlikte kaldırdık. Sonra camlı demir kapıdan dükkana girdik. O önlüğünü giyerken, ben sobayı ateşledim. Hemen tutuştu. Ellerimi biraz olsun ısıtırken, Hüseyin amca evden getirdiği poşeti tezgahın üzerine açtı. Susamlı ekmek ve beyaz peynir kalıbını gazete kağıdının üzerine koydu. Bir kaç lokma atıştırdım ama daha fazla bekleyecek sabrım kalmamıştı. Bir bardak çay iç de öyle git falan dedi ama baktı ki duracak değilim; dükkanın arka tarafında geçti ve az sonra da kucağında siparişimle geldi.
Yaptığım hiç bir şirinlik yetmedi ve Hüseyin amca cebimdeki son kuruşu alana kadar siparişimi vermeye razı olmadı. Bunun özel bir iş olduğunu, kendisini çok uğraştırdığını, şeker pembe boyasını özel seçtiğini, ömürlük kullanacağımı ve daha bir sürü şeyi anlattı topal ihtiyar... Eski bir mahpus kaçkını olduğunu bilmesem, çirkeflik yapardım. Fakat doğrusu korktum ve yediğim iki lokma peynirle ekmeğin de hatırına, daha fazla sesimi çıkartmadım ve bütün paramı tezgahın üzerine boşalttım. Neyse ki başka param olmadığına ikna oldu da, hediyemi kucakladığım gibi kendimi dışarı attım.
Esaretin ne tür bir şey olduğunu bilmiyorum fakat özgürlüğün ne olduğunu biliyordum. Özgürlük işte buydu; koşa koşa sevdiğime gitmek... Hürriyet buydu; babamın kara kara kitaplarında okuduğu şairlerin, yazarların bir türlü anlatıp duramadıkları şey, işte buydu: Çelimsiz bir tay gibi acemi ama azimli adımlarla koşmak, yarime koşmak... Kucağımda hediyemle o sokaklarda nasıl koştum, ağzımdan buhar çıka çıka yokuş merdivenleri birer ikişer nasıl çıktım, çöplüğü nasıl terkedip büyük bulvara ulaştım, hatırlamıyorum...
Karşımda ışıl ışıl vitrinleri ve yaklaşan yılbaşının iyice renklendirdiği camekanları gördüğümde nefes nefese kalmıştım. Kaldırıma oturup biraz dinlenmek istedim ve olduğum yere çöktüm. Atkımı da azıcık gevşettim çünkü terlemiştim. Hediyemi dizlerimin üzerine aldım ve incelemeye başladım. Sahiden de tam anlattığım gibi yapmıştı. Kapağını aralayıp camına baktım; sağlam görünüyordu. Alt tablasını kontrol ettim; ölçüsü tam gibiydi. Derecesi de fiyakalıydı. Bir tek eksiğim kalmıştı, onu da birazdan halledecektim. Çok param olunca yapacağım şeyler listesine üçüncü bir şey daha ekledim o an; bunun iyice koskocamanından bir tane yaptırıp, O'nunla beraber yaşayacağımız eve koymalıydım....
Ah aptal kafam... Buluşmamıza çok az kalmıştı ve ben hala oyalanıyordum. Hemen ayaklandım ve caddenin karşısına geçtim. Bir kaç blok mesafeyi koşar adımlarla yürüyerek pastaneye yetiştim. Garson beni biraz akça pak ve temiz görünce tanımadı. Lakin sonra hatırlayınca uzun pasta tezgahının arkasına geçip kayboldu. Ben de masalardan birine iliştim. Dakikalar nasıl geçti, bilmiyorum. Dükkana girenler, çıkanlar, sabahın o saatleri börekler ve sıcak sütlerle kahvaltı yapanlar arasında, midem guruldaya guruldaya ne kadar bekledim, onu da bilmiyorum. Derken garson, bir elindeki toprak kasede sufle ve diğer elindeki maşada kor köz duran kömürle masaya geldi. Hemen hediyemin kapağını açıp, dumanı tüten kaseyi içine koyduk. Cam kapağı kapattık. Sonra da alt tablayı çekerek korları yerleştirdik ve geri itip yerine oturttuk. Derece hemen oynadı. Ve bir iki dakika sonra da tam ısısını bulup sabitlendi. 'Sakın unutma, ısı kırk derece civarı kalmalı, tamam mı genç adam...' diyerek, sufle ve kömür için bir hafta boyu her sabah pabuçlarını boyamaya söz verdiğim garson gitti.
Oturduğum masanın pencereye yakın kenarına yanaşıp beklemeye başladım. Önümü çözdüm, atkımı çıkardım. Ellerime baktım; kupkuru olmuşlardı. Parmak uçlarımda ve tırnaklarımın arasında sabah gözümden kaçmış olan boya lekelerini ovaladım.Yerimde duramıyordum. Bir gözüm sürekli derecedeydi. Sevdam birazdan gelecek, uzun sarı saçlarını savurup sandalyeye oturacak, hemen bacak bacak üstüne atacak ve kaşımın üstüne üstüne bakıp, beni benden edecekti. Sonra ben cam kapağı aralayıp toprak kaseyi O'nun önüne koyacaktım. Mırıl mırıl bir kedi yavrusu gibi yalana yalana suflesini yerken, ben de O'nu seyredecektim. E, sonrası da artık hediyemi evine götürecek, canı ne vakit ılık ılık sufle çekse, babası tablaya bir iki parça köz atacak ve yarim de suflesini istediği sıcaklıkta yiyebilecekti.
Dükkandaki börek kokusu ve sıcak midemi iyice azdırdı.Yutkunmaya başladım. Gözüm her an derecede ve hafifçe buğulanmış camdan görünen sufle kasesindeydi... Geç kalmıştı. Dışarısı çok soğuktu, üşümüş olmalıydı. Bense sıcacık pastanede oturmuş, O'nu bekliyordum. Kendime çok kızdım ve camdan dışarı bakıp O'nun yolunu gözlerken, büyüyüp çok param olduğunda yapacağım şeyler listesine bir şey daha ekledim: O'nun için güzel ve konforlu bir otomobil almalıydım. Nereye giderse gitsin, O'nu hiç üşütmeden götürmeliydim...
Garson elinde bir bardak çay ve simit getirip masaya bıraktı. Sonra bana göz kırpıp gitti. Hemen çaya uzanıp karıştırırken ve simidi bölüp ağzıma atmışken durdum. Kendimden utandım. Çay bardağını itip ağzımdaki lokmayı mecburen yuttuktan sonra, kalanına el bile sürmedim. O bu soğukta dışarıda iken, ben bu sıcak yerde, bir de karnımı doyurup keyif çatamazdım. Nasıl olsa birazdan gelecekti. O sıcak suflesini yerken, ben de simidin kalanını yer ve çayımı içerdim.
...
Gelmedi... Öğlene kadar o masada, öylece bekledim. Derece düştü, düştü, soğudu. İçindeki sufle soğudu, masamdaki çay soğudu, dışarıda hava iyice soğudu. Ben soğudum. Soğudum. O kadar üşüdüm ki; ne açlığım kaldı, ne yorgunluğum ve ne de parmaklarımdaki boyaların utancı... Burnuma sinen kolonya kokusu, sızım sızım sızlayan burun deliklerim... Zaten sızlayan burnum yüzünden. Yoksa bir tek hediyemin camındaki buhar olurdu nemlenip, suflenin üstüne damla damla düşen.

SUFLE: Sıcak yenen bir tür Fransız süt tatlısı.

 
    iletişim : msarslanturk@edebiyatdunyasi.com  
       
 
 
 
Tuğra Sezgi

Dolunay


Barış Durak


Erhan Kanışlı

İbrahim Kaya

Murat Arslantürk



Ümit Ziya Altı

 


 


Ekle
Çıkar

         
Tüm hakları saklıdır 2003 © Edebiyat Dünyası
Sitenin içeriği kaynak belirtilmeden başka yayın organlarında kullanılamaz.
TASARIM// N&T TASARIM © 2006. PROGRAMLAMA// KARA Yazılım & Internet © 2006.
En iyi 1024*768 pixel çözünürlükle Opera  ve Internet Explorer  tarayıcılarında görüntülenebilir.