Adressiz Mektup
Bir mektup yazdım… Beyaz kâğıtların en temiz, en pürüzsüz olanlarını özenle seçerek serdiğim masamda, günlerce harflerimi kâğıtlara dökerek bir mektup yazdım. Hayatta hiç bir şeyi yapmadığım kadar içten ve ciddiyetle, kelimelerimi bir bir,tane tane seçtim mektubuma… Aslında hepimiz için istersek kısa, istersek uzun suflelerden oluşan yaşamın, semada yankılanıp duran sonsuz sayıda cümlelerinden birer birer beğenip, mektubumun satırlarına yerleştirdim. En güzel kalemimin en parlak mürekkebinden damla damla döktüm kağıdın üzerine. Kimselerle paylaşmadığım sırlarımı, kimselere anlatamadığım korkularımı, herkeslerden müstesna bütün duygularımı dizi dizi yerleştirdim paragraflara. Yer yer ünlemli, ara sıra soru işaretli, kimi satırlarda üç noktalı ve yeteri kadar da virgülü ile bir mektup yazdım.
Konuşmayı düşünüp de konuşamadıklarımdan bir mektup yazdım. Utanıp açığa vuramadıklarımdan, çekinip içimi dökemediklerimden ve güvenip paylaşamadıklarımdan kelimelerim oluştu. Umudumdan, suskunluğumdan, öfkemden ve isyanımdan nasiplenirken bembeyaz kâğıtlarım, yorgun trenlerin homurtularıydı kulaklarımda. Haylazlığımla, çocukluğumdan kalma arazlarımla ve gençliğime ait kayıplarımla dolarken satır aralarım, sararmış kitap yapraklarının kokusuydu burnumda.
Mektup yazmak; bir yolculuktu tek kişilik başlayıp, iki kişi ile son durakta biten. Mektup yazmak; kâğıttaki son nokta ile başlayan ve gözdeki ilk harfle sona eren bir köprüydü iki kişi arasında. Mektup yazmak; yan yana dizilmiş birer buket çiçekti, zarf açılır açılmaz gülümseyiveren.
Kâğıdı katladım. Elimde hafifçe tarttım. Ağırlaşmıştı cümlelerimden. O kadar ki; bir güvercinin ayaklarına bağlayıp salıversem, ilk avluda bulunurdu yere çakılmış bembeyaz bir haber veren. Bu yüzden, ince ve uzun bir zarf çıkardım masamın üstüne. Mektubumu özenle içine yerleştirdim. Zarfın ağzını dilimle ıslattım ve yapıştırdım. Elime kalemi aldım ve adresi yazacağım. Söyler misin; bu mektubu nereye yollayayım?
Evvela, yukarıda bir yerler aklıma düştü. Ne var ki; zaten bilmediği bir şeyi yazamadım Tanrı’mın… Sonra ilk öğretmenime yollamayı düşündüm. Fakat O’nun da çoktan rahmete kavuştuğunu hatırladım. Babama yollayamazdım ve annemse güçsüz yüreği ile mektubumu okuyamayacak kadar ihtiyarlamıştı. Hiçbir arkadaşım, beyaz kâğıtlara döktüğüm kalbime ortak olamazdı. Hiçbir dostum, bir akşamüzeri ellerine geçecek zarfımı açıp, gözlerini harflerime ayırmazdı. Uzun uzun düşündüm elimde kalem ve sabırsızlıkla adresi yazmamı bekleyen zarfın bomboş sırtına bakarak… Haydi, söyler misin; bu mektubu nereye yollayayım?
Uzun yolculuklara çıktığım ve şehirlerarası otobüs terminallerinde iki ürkek yabancı gibi buluştuğum… Kaşımın üstüne üstüne bakan gözlerine bakıp bakıp zamandan koptuğum ve hiç bilmediğim âlemlerde buluştuğum. Topuk sesleri ile oyunlarıma son verdiren ve sarı saçları arasında rayihalara boğulduğum…
Bu mektup O’nun gözlerine sarılmalı, ben sarılamasam da. Bu mektup heyecanlı heyecanlı anlatmalı her şeyi, ben konuşamasam da. Bu mektup elleri arasında dolaşmalı, bileklerine ben dokunamasam da. Bu kâğıtlar hemen kokusuna kavuşmalı yastığında, ben soluklanamasam da.
Zarfın sırtından başlayıp önce odamın her yanında gezinen, sonra penceremden dışarı çıkıp yükselen, birkaç yıldızı da kucaklayıp söndüren koca bir boşluk, bembeyaz bir suskunluk sardı her yanımı. Adresi hala yazamadım. Haydi, ne olur söyle; bu mektubu nereye yollayayım?
Birlikte yazmalıydık belki de bu mektubu… Sen de en az benim kadar yorgun, sen de en az benim kadar hasret dolu ve sen de en az benim kadar uykusuz olmalıydın. Senin de en az benim kadar söyleyeceklerin olmalıydı. İmlalar yetmemeliydi sana da…Kağıtlar bile kifayet etmemeliydi anlatacaklarına.
Bu mektupta yanlış anlamalar, bu mektupta peşin hükümlü kararlar ve bu mektupta verilip de tutulmayan sözlerin bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bekleyişini ben saklamışken satırlarıma, senin de söyleyeceklerin olmalıydı. Senin de en az benim ki kadar mürekkebin akmalıydı kağıtlara.Birlikte yazmalıydık belki de bu mektubu. Bir sen almalıydın kalemi eline, bir ben devam etmeliydim cümlelere kaldığın yerden. Tıpkı iki dost, iki eş, iki karı koca kadar zarif ve pür neşe ile sıralamalıydık harfleri yan yana.
Mektup yazmak; hayatın ta kendisiydi iki kişi arasında… Sözcükler uçup giderken, unutulurken zamanla, her bir kelimeni ezber etmemdi kâğıtlarda. Mektup yazmak; bir söz vermekti kollarının arasına aldığına. Üç noktalarda alınan her solukta, ismine amin demekti her bir cümlenin sonunda.
Bana ilk ve son mektubuna bir cevap yazdım.Üstüne tel tel sarı saçlarını kondurup, öksüz bir serçe yavrusu gibi bırakıp gittiğin cümlelerine… Kağıda sinmiş kokunda ve hafızama bir mıh gibi çakılmış her bir kelimene, imza ettiğin küçük ellerine…
Haydi söyle artık; nerede son vermeliyim bu adressiz mektuba?
|