Asalet
Kovuldum… Aslında fena olmadı. Zaten onca görgüsüzlüğe artık dayanamıyordum. Alacağımı alıp ilişiğimi kestirdim ve çıktım. Hava pırıl pırıldı. Güneş olanca sıcaklığıyla nihayet baharı getirmişti. Ağaçlardaki çiçekler,yol kenarlarındaki çiçekler, şu gencin elindeki çiçekler ve yolun karşısında,küçük adımlarıyla yürüyen esmer çiçek… Geze geze Büyük Park’a kadar gittim. Simitçiden iki çıtır susamlı simit alıp bir banka oturdum. Havanın taze sıcaklığıyla kemiklerim ısınmıştı. Kağıda sarılı simitlerden ufak ufak koparıp bir lokma kendime,bir lokma da ayağımın dibine üşüşen güvercinlere atarak yemeye başladım. Özgürlük ne güzel şey!Eğer hala çalışıyor olsaydım pırıl pırıl havada mis gibi simit yiyerek güvercinleri izlemek yerine,soğuk büronun florasan lambalı aydınlığı altında, lalemin muhasebesini tutuyor olacaktım. Oh be… İyi ki kovulmuşum.
Parkın çaycısı demli bir çay getirdi. Keyfim ikiye katlandı. Kalan simitlerden ufak ufak bölüp güvercinlere attıktan sonra, arkama yaslandım. Ellerimi ensemde kavuşturup iyice gerindim.
-İyi günler…Oturabilir miyim?
Orta yaşlı, bakımlı bir kadındı… Toparlandım.
-Tabi. Buyurun.
Teşekkür ederek yanıma oturdu. Gayri ihtiyari, üstüme başıma dökülen susamları çırpıp çayımı elime aldım. Kadın, kucağına koyduğu çantasından sigara çıkardı. Yaktı. Çaycı gelip çay sordu. İstemedi.
Yeni bir işe girene kadar elimdeki parayla idare etmem lazımdı. Kira, elektrik, ufak alış veriş, yol falan derken, durumun ciddiyetini anlamaya başlamamla birlikte, birden bire baharın güzelliği yok oldu. İnsan mutluysa, zemheri kış bile güzeldi… Benim gibi işsiz, parasız ve yalnızsa, baharın ne faydası vardı ki?
-Birini mi bekliyorsunuz?
Yüzümü kadına döndüm.
-Hayır. Öylesine oturuyorum.
Döner dönmez yüzündeki Belgin Doruk saflığını, saçlarına kaldırdığı güneş gözlüklerinden Banu Alkan vamplığını ve yanıma oturduğundan beri farkında olduğum kokusundaki Filiz Akın asaletini gördüm.
-Ne iş yapıyorsunuz?
-Muhasebeciyim. Ama az evvel kovuldum.
Güldü. Öyle güzel güldü ki, alınmadım. Aksine ben de güldüm. Çok şık giyinmişti. Sanki gençliğinde mankenlik yapmış, Avrupa görmüş ya da diplomat emeklisi kadınlara benziyordu. Eskiler, yüzünde nur var derler ya, kadında öyle bir ışıltı vardı. Yanıma oturduğundan beri, her hareketinde bir güven, samimiyet ve olgunluk vardı.
-İsminizi bağışlar mısınız?
-Orhan.
-Orhan… Ben Duygu. Memnun oldum.
Elini uzattı. Hafifçe tokalaştık. Biraz daha bana taraf dönerek bacak bacak üstüne attı.
-İlgilenirsen bir iş teklifim var…
Şaşırdım. Meraklandım.
-Nasıl bir iş?
Sigarasından bir nefesle gözlerini kısıp yere baktı.
-Şimdi anlatacaklarımı dikkatle dinle… Soru sorma. Dinle ve bana sadece evet ya da hayır de. Anlaştık mı?
-Anlaştık Duygu Hanım.
Hiç uzatmadan, gayet kendinden emin ve heyecansız bir biçimde konuşmaya başladı. Epeydir kuşkulandığı kocasının kendisini aldatıyor olduğunu, geçen hafta bunu su götürmez bir biçimde anladığını ve üstelik kocasının, bunu bir de kendi evlerinde yapmış olmasına dayanamadığını söyledi…Benden istediği ise; şimdi, hemen derhal evlerine gitmemizdi. Ne dersin, diye sorduğu sıra çantasından leopar desenli bir cüzdan çıkarıp eline alarak; ’’Hem bazı sıkıntılarını da çözmüş olursun’’ dedi.
Öyle hayretler içinde kalmadım. Aslında şehrin göbeğindeki bir parkta otururken yanınıza gelen ve eski Türk filmlerindeki oyunculara benzeyen bir kadının gelip, size böyle bir şey teklif etmesi hayret verici olabilirdi. Lakin beni şaşırtmadı… Beni şaşırtan başka bir şey vardı. O da; kadının yaptığı konuşma içerisinde, kocasına en ufak bir yergi, hakaret ya da aşağılama içeren herhangi bir kelime kullanmamış olmasıydı. Öyle mağrurdu ki;intikamını hiç tanımadığı benimle paylaşırken son derece uysal, kararlı ve düzgün konuşmuştu.
Acımakla saygı duymak arasında bir şey hissettim. Işıltılı güzelliği,duru bakışları, enfes bir tarzı ve çok hoş bir sesi vardı. Orta yaşlıydı ancak yılların yorgunluğu değil, olgunluğu vardı dudak kenarlarında. Üstelik eğitimli ve kendini yetiştirmiş bir kadın olduğu, her halinden belliydi. Fakat aldatılmıştı… Eminim aldatılmaktansa, öldürülmeyi tercih ederdi.
Cüzdanıyla işaret ettiği para umurumda bile değildi…
Kararımı verirken beni etkileyen;şimdi bile hafızamda olan kokusu, duysam hemen hatırlayacağım sesi ve konuşurken alnıma alnıma bakan gözleri oldu…Anlatması güç… Bunu, bedeni bir açlık gibi düşünmeyin. Mevsim bahardı, kadın güzeldi, özgürdüm ve intikamı için bana ihtiyacı vardı.
-Eviniz nerede?
-Sedef Konutları…
Önüme döndüm. Saatime baktım. Kararsızdım. Menfi cevabımı O’nu incitmeden, kırmadan ve üzmeden nasıl verebileceğimi düşünüyordum. Fakat bunu düşündüğüm sıra, içimde ki o “Hayır, yapamam” cevabı kaçmış gitmişti.
-Gidiyor muyuz Orhan?
Kalktık. Bir kadınla yan yana oturmak ne kadar güzelse,yan yana yürümek de o kadar güzeldir… Dimdik yürüyordu. Hafifçe önüne eğdiği başı, sanki yaşadıklarını anlatıyordu. Yürüyerek parktan çıktık. Ana caddede bir taksi çevirip bindik.
Taksi eve doğru giderken,aklım biraz başıma gelir gibi oldu. Birkaç şey sormak istedim. Soramadım… Ya bütün bunlar bir oyunsa? Ya bu kadın organ mafyası üyesi biriyse ve beni götürdüğü yerde uyutup böbreklerimi alacaklarsa? Ya da belki bu kadın bir sapıktı. Hatta kocasıyla planladıkları bir fantezinin kurbanıydım… Taksi hızlandıkça kalbim çarpmaya başladı. Kadına fark ettirmeden bacaklarına ve ayaklarına doğru baktım. Eteğinin fistosundan görünüp dizlerine kadar uzanan çizmeler giymişti. Hafifçe cama dönmüş, dalgın dalgın dışarı bakıyordu… Eğer beklenmedik bir durum olursa ne yapabileceğimi düşündüm. Gözü pek biriydim ve ufak tefek sayılmazdım. Kendimi koruyabilirdim. İlk aklıma gelen; evde ne olursa olsun bir şey yememek ve içmemek oldu. İlaçlı bir bardak meyve suyu içtikten sonra gücün kuvvetin bir yararı olmazdı. Başka neler olabilir derken taksi yavaşladı, Sedef Konutları’na geldik. Kadın bana fırsat vermeden şoföre parayı uzatıp üzerini almadan indi. Ben de indim.
Çok katlı bir apartmana girdik. Asansöre bindik. Dokuzuncu katta indik. O ana kadar hiç konuşmamıştık. Ama tam dış kapının önüne geldiğimizde;
-Orhan…
Sonrasını söylemedi. Susup kapıyı açtı. İçeri girip anahtarı vestiyerin üzerine koydu.
-Girsene..
İçeri girip kapıyı kapattım.
-Bir şey mi söyleyecektin?
-Boş ver…
Ayakkabılarımı çıkaracak gibi oldum. Çıkarma, dedi. Evin girişinin hemen karşısında kapısı açık olan salonla geçtik.
Baştan aşağı ince bir zevkin hemen göze çarptığı ama sadece biraz karanlık salonda, bembeyaz koltuklardan birine oturdum. Önümdeki sehpanın üzerindeki dergiler dikkatimi çekti. Duygu, karşımdaki koltuğa oturdu. Bir sigara yaktı. Duvarlarda birkaç yağlı boya tablo ve köşedeki balerin heykeli çok güzeldi. Tedirginliğimin geçmesiyle arkama yaslandım.
-Eviniz güzelmiş.
Gözleriyle baştan aşağı beni süzdü.
-Teşekkür ederim.
Sigarasını yarıda söndürüp ayağa kalktı.
-Bir şey içer misin,kahve?
-Sağ ol.Ama bir bardak su içerim.
Takside aldığım kararı unutmamıştım. Ama susamıştım. Suyun rengi,tadı belli eder, kanmam diye düşündüm. Mutfaktan büyük bir bardakta su ve bir peçete ile döndü. Sehpanın üzerine peçete ile suyu bıraktı.
-Ben üzerimi değiştirip hemen geliyorum.
Suyumu yudumlarken etrafı incelemeye başladım. Pencerenin önüne gittim. Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Salona geri döndüm. Tavandaki avizeler, büfenin üzerindeki küçük biblolar..Her şeyde bir sadelik ama aynı oranda zevk vardı.
Dönüp koltuğa oturdum…Biraz sıcaktan ve heyecandan olsa gerek, avuçlarım terlemişti. Sabah duş alıp çamaşırlarımı değiştirdiğimi hatırlayınca ferahladım. Yine de elimi yüzümü yıkamak ve hatta ağzımı da çalkalamak iyi olacaktı. Sanki salonda benden başka biri daha varmış gibi, çaktırmadan eğilip koltuğumun altını kokladım… Ter kokmuyordum. Zarif ve kırılmış bir kadının intikamına ortak olurken itici olmak, utanç verici olurdu.
Biraz sonra, üzerinde beklediğimin aksine, günlük kıyafetlerle geldi. Ben şeffaf bir gecelik ya da şehvetli bir şifon beklerken, beyaz bir penye, kot pantolon ve terlikleriyle salona girip, büfenin çekmecesini açtı. Birkaç beyaz kağıt ve bir kalem alarak yanıma oturdu. Önümüzdeki sehpayı çekerek kağıtları ve kalemi sehpanın üzerine bıraktı. Sigarasına uzanıp yaktı ve derin bir nefes çektikten sonra,arkasına yaslanıp gözleriyle kağıdı işaret etti.
-Yaz bakalım Orhan.
Şaşkınlıkla kağıda, kaleme ve Duygu’ya baktım.
-Ne yazayım?
Sigarasının külünü küllüğe çırptı.
-Yazabildiğin en güzel aşk mektubunu yaz bana.
Dudaklarımı bükerek gülümsedim. İyice şaşırmıştım.
-Ne mektubu? Anlamadım ben?
Ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüyüp perdenin önünde durdu. Yüzünü bana döndü.
-Hiç aşık olup mektup yazmadın mı?
Kollarımı göğsümde kavuşturup yutkundum. Lise yıllarımda kızın birine aşık olup mektup yazmıştım. Ama ondan sonra değil aşk mektubu, askerde aileme bile mektup yazamamış, sadece birkaç kartpostal yollamıştım.
-Hayır, yazmadım.
-Güzel… Ben de bu yüzden yazmanı istiyorum.
-Neden?
-Hayatında bir kez bile yazmamışsın. İşte bu yüzden.
-Ama yazamam ki... Üstelik hala anlayamadım.
Kızmaya başlıyordum. Önümde duran boş kağıtlara bakarak kalktım.
-Ben gideyim.
Hızlı adımlarla yanıma gelip durdu.
-Lütfen... Sadece birkaç kelime.
-Duygu hanım,ne ilgisi var? Yazamam. Kusura bakmayın…
Gözleri kocaman açıldı. Göz bebeklerinin titrediğini görebildim. Kolumdan hafifçe tuttu.
-Lütfen…
İnsanın bir şeyi anlamaması ne feciydi… O gün, o öğleden sonra, o evde, o konuşmalar, o bakışlar; hiçbir şey anlamamıştım. Kadının deli olduğu kesindi. İç çekip oturdum. Kalemi elime alıp kağıtları önüme çektim. Bir an önce bu evden çıkıp gitmek için, baştan savma bir şeyler karalayacaktım.
-Sana hitaben mi yazacağım bunu?
-Evet bana. Bana bir aşk mektubu… Bütün istediğim bu.
Yanıma oturdu. Kağıtlara bir müddet boş boş baktım… El yazım berbattı. Yıllardır sadece rakamlarla uğraşmaktan harfleri unutmuştum. Kalemin simsiyah ve parlak mürekkebi ile ‘Canım Duygu’ diye bir başlık attım. Başlığımı gördü ve ilk kelimelerimle birlikte yanımdan kalktı. Tekrar pencereye taraf gitti. Sırtı bana dönüktü ama ağladığını anladım… Doğrusu ne yazdığımın farkında değildim. Seviyorum, özlüyorum, bir tanesin gibi bir şeyler karaladım. Hiç olmazsa kağıdın tamamı dolsun diye hatıralar, şunlar, bunlar diye bir şeyler yazdım. Ve kağıdın altına, sağ yanına nerede estiyse ‘Orhanın’ diye imzalayarak bitirdim. Mektubu sehpanın üzerine koyarak kalktım.
-Bitti.
Döndü. Yavaş adımlarla yanıma geldi. Gözleri nemliydi. Eğilip mektubu aldı. Şöyle bir bakıp, özenle tam ortasında ikiye katladı.
-Teşekkür ederim Orhan.
Bir şey demedim. Salonun kapısına yöneldim. Yanıma yanaşıp ceketimin cebine bir şey koydu. Elimi cebime attım…Bir tomar para bırakmıştı. Parkta otururken tuttuğum yumuşak elini elime alıp,avucunu açtım ve paraları avucuna koydum.
-Gerek yok…
Antrede durduk. Dış kapının kolunu tutmuşken,girerken yerde fark etmemiş olduğum kitapları gördüm. Kapının hemen yanında, üst üste dizilmiş kitaplar duruyordu. O, hala cebime para koymaya uğraşırken;
-Bu kitapları atacak mısın?
Bir anda, beklenmedik bir hareketle kitapları tekmeledi. Üst üste dizili kitaplar antreye dağıldı. Ve bağırdı.
-Evet! Hepsini atacağım!
Kızgınlığından, yükselen sesinden korkarak geriye çekildim. Gözlerimi kocaman açıp yerdeki kitaplara baktım. Yerde, rengarenk kapaklı kitapların hepsinde aynı yüz ve isim vardı… Uzun zaman önce benim de birkaç romanın okuduğum Levent Baysal… Eğilip birini elime aldım.
-Neden atıyorsun ki?
Sertçe kapıyı açtı.
-Haydi git artık!..
Elimdeki kitabı yerdeki yığının üzerine bıraktım. Eşiğe çıktım. Son bir kez dönüp baktığımda gözlerinin yaşını siliyordu.
-Hoşça kal Duygu. Üzme kendini.
Başını eğerek kapıyı kapattı. Asansöre yöneldim. Kadın deliydi demek ki.. Düğmeye basıp beklemeye başladım. Beklerken kapıya dönüp baktım. Zilin üzerinde, küçücük harflerle yazılmış isim etiketi dikkatimi çekti. Merakla ve sessizce kapıya yaklaştım. Etiketteki ismi okudum; Levent-Duygu BAYSAL…
Apartmandan çıkıp amaçsızca ve ne tarafa gittiğimi bilmeden yürürken,keşke daha özenli bir mektup yazsaydım diye hayıflanıyor ve böyle olur yazar karısının intikamı diyordum. |