Dilimin Damağımın Bayram Şekeri

Adını Mehmet koymuşlar. Elindeki balonu bırakmıyor. Dizimin dibinden ayrılacak fakat gözümün içine bakıyor. Biri O'na utanmayı öğretmiş. Büyüklerinden çekinmeyi, arlanmayı öğretmişler. Fakat hala gözümün içine bakıyor. Haydi git, diyorum. Önce ayaklarını sürükleyerek ama sonra bir tay gibi koşup uzaklaşıyor diğerlerinin yanına. Yağmur Mehmet'in balonuna sökmüyor. Balon, minik avuçlarında sıkı sıkı tuttuğu ipin ucundan, nazlı nazlı salınıyor. Keşke adını Mehmet koyan, annen olsaydı küçük adam. Keşke balonunu alan da baban olsaydı. Burada ne işin var Mehmet? Bu gri, bu köhne beton binanın ezbere bildiğim soğuk ranzalarında, nasıl uyuyorsun Mehmet? Sabah başı okşanmayan bir çocuk nasıl uyanır? Üstüne döktüğü kırıntılarını alan bir anne olmadan nasıl yer ekmeği?
İşte orada koşturuyor. Arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor. Şimdi ben çıkıp gideceğim bu bahçeden. Çocuk anlatacak mı hala? Bir çocuk ne anlatır? Üç numara traşlı kafası, üzerinde bir hayırseverin kazağı, pantolonu ile ne anlatır? Kemeri çözülmüş, bir elinde balonun ipi, diğer avucuyla nasıl da çekiştiriyor pantolonunu... Burnunu çekiyor, salya sümüğünü hangi mendil siler Mehmet? Öğlen zille mi, düdükle mi çağırılıyorsun yemekhaneye?
Kafasındaki izleri biliyorum. Sebebini biliyorum saçlarındaki yolukların. Bit ilacı saç kırar. Kafa derisini kıpkırmızı yapar ve bir yıkanırsın, eline avuç avuç saç gelir. Tırnaklarındaki beyaz lekeleri de biliyorum. Meyvesiz, peynirsiz yemekten insanın karaciğeri bitkin düşer. Tırnaklar lekelenir, bilekler incelir. Yaz kış burnu, gözleri kızarıktır. Mehmet, gel oğlum bu yana, anlattığın yeter arkadaşlarına. Gel...
Boyası dökülmüş, kir pas içindeki salıncaklara bakıyorum. Bir de kırık tahtaravalli. Çocuk neden salıncak sever? Oturtursun çocuğunu, sallarsın, gider gelir. Bir ileri, bir geri... Çocuk 'gitmeyi' sevmez. Çocuk ' geri sana gelebilmeyi' sever. Bu yüzden sallanır durur hiç usanmadan. Sen her ittiğinde gider. Ama senin, arkasında onu beklediğini ve geri sana döneceğini bilir çocuk. Sana geri dönmeyi sever.
Ya tahtaravalli? Bir iner, bir çıkarlar karşılıklı. Çocuğun hoşuna giden, sıkı sıkı tutunup bir yukarı bir aşağı inmek değildir. Çocuğun hoşuna giden; yükselip babasıyla aynı boya gelmektir. Bir çocuk için, beline ancak uzanabildiği babasına sarılmak ne zordur, hiç düşündün mü? Baba, lütfedip çocuğu kucağına alırsa, sarılır yavrusu boynuna. Fakat tahtaravalli bir fırsat, sihirli bir araçtır. Biner, bir anda kendini yüksekte bulur, babasıyla aynı endama kavuşur. Baba çocuğuna sarılmış, bir yukarı bir aşağı yaparken bunu bilmez. Ama çocuk bilir... Mehmet ve arkadaşlarının sahipsiz bıraktığı salıncak boş, tahtaravalli çatık bir kaş gibi bakıyor bana.
Teke orucu vardı eskiden. Çocuklar oruca alışmak için, öğle namazına kadar niyetli gezerlerdi. Büyüyünce tekamül tamama erer, sabah ezanından akşama dek süren niyet başlardı. Mehmet'e bakıyorum. Mehmet'in çelimsiz hareketlerle koşuşturmasına ve hala çekiştirip durduğu pantolonuna... Oruç bu çocuk. Doğduğundan beri oruçlu. Hangi iftarda annesinin çorbasına kaşık sallarsa, hangi sahura babasının koynunda kalkarsa, o vakte kadar oruç bu çocuk. Doyasıya şekerleme yiyene kadar, pastane tezgahını silip süpürene kadar oruçlu. Ağzı dudakları çikolataya bulanmışken, evine girebildiği akşama kadar oruçlu Mehmet.

Oysa bugün arefe. Şehir çoktan boşaldı. Belediyenin bayramlık ışıldakları caddelerde olmasa, salgın var sanacağım. Dükkanları kapalı, pencereleri örtülü Ankara'ya, arefe günü yağmur düşüyor. Yağmur bir beni ıslatmıyor bir de Mehmet'i. Mehmet! Haydi gel artık, biraz da bana anlat be çocuk.
Etrafıma bakıyorum. Yağmurun inadına uçuşan iki üç serçenin peşi sıra da göğe çeviriyorum yüzümü. Nihayet yanıma geliyor Mehmet. Cebimden bir kaç şekerleme çıkarıp veriyorum. Mehmet şekerlemeleri bir bir ağzına atarken, pantolonunu çekiyorum. Kemerini sıkıyorum. Bir de öpesim geliyor, yanaklarından öpüyorum. Nasıl üşümüş, ağzı burnu kızarmış ama bana mısın demiyor. Mehmet, ne anlatıyorsun arkadaşlarına diye soruyorum. Omuzlarını silkip, hiç diyor. Bıraktığım gibi koşa koşa uzaklaşıyor yine.
Kalkıyorum. Beni görmesin diye yavaş yavaş yürüyorum. Arkamdan seslenecek diye korkarak uzaklaşıyorum. Uzaklaşırken utanıyorum. Mehmet'i yağmurun altındaki bahçede bırakıp gidiyor olmamdan utanıyorum. Adımlarımı sıkılaştırıp su birikintilerine basa basa yürüyorum, yürüyorum. Dönüp bomboş bir bankla karşı karşıya kalacağı andan utanıyorum. Bir beni, bir de Mehmet'i ıslatmayan yağmur, ben uzaklaştıkça yüzümü, yanaklarımı ıslatmaya başlıyor.
Bir çocuğa sucuk kokusu, bir çocuğa yaş pasta, bir çocuğa şekerli sakız gibi gelir yaşamak. Uyumak, bir çocuğa bütün bir huzur gibi gelir. Bir çocuğun elinden misketlerini, futbolcu kartlarını, bebeğini alamazsınız. Oysa Mehmet, elinden uçup giden balona üzülmüyor. Mehmet kırılan bir oyuncağı için ağlamıyor. Dönüp baktığında bomboş gördüğü bir banktan başka hiç bir şey Mehmet'i ağlatmıyor. Sabahtan beri bir beni, bir de Mehmet'i ıslatmayan yağmur, Mehmet'in gamzelerine küçük pınarlar dolduruyor.
Şehrin hastalıklı bayram sokaklarından evime doğru gidiyorum. Biliyorum; Mehmet susmuş da olsa, hala anlatıyor. Ne bayramlık elbiselerle güzelleşir, ne anneanne tatlılarıyla lezzetlenir, ne dede eli öpmelerle sevaplanır ve ne de kolonya kokulu oturma odalarına sığar Mehmet'in anlattıkları... Mehmet gibi anlatmayı ve dönüp bomboş bir bank görünce donup kalmayı, sus pus olmayı biliyorum. Ağzımdaki şekerlemeyi olanca öfkemle yere tükürüp yatakhaneye koşmayı ve ranzama uzanıp kalmayı biliyorum. O paslı salıncağa ,boyasız tahtaravalliye penceremden bakıp, kaşına kaşına banyo günümüzü beklemeyi biliyorum. Ve banyodan sonra küçük bir köpek yavrusu gibi yorganımın altına sığınıp,yastığıma uzanacak bir el beklemeyi biliyorum. Bahçedeki bir kaç cılız söğüdün uzayıp gitmiş olmasından başka herşey aynı bahçede. Bir gece artık anlatmaktan yorulup kaçtığımdan günün yağmuru bile aynı. Mehmet'in de eninde sonunda kaçacağı ama hala durmak zorunda olduğu yerde aynı herşey.
Bir el... Odamın alaca karanlığındayım. Yastığımın öte yanında, altın saçlarından başka bir şey bayram değil bana. Nevresimlere sinmiş kokundan başka bir şey değil ferah ve serin bir bayram sabahı. Seni soludukça genzime takılıp kalandan gayrısı değil dilimin damağımın bayram şekeri.
Bir çocuğu seninle yapmalı, ben seninle baba olmalıyım. Çocuğuma, bir taşın üzerine bir taş koymanın bile, bir iş olduğunu anlatmalıyım. Çocuğuma karamelin nasıl yapıldığını, çocuğuma pastanın nasıl pişirildiğini, çocuğuma, fıstığın nasıl onca sert kabuğunu kırabildiğini anlatmalıyım.
Çocuğumla gökkuşağına bakmalı ve mümkün olmasa da, altından geçebileceğimize inanıp, akşamına sana döneceğimiz bir yürüyüşe çıkmalıyım. Çocuğumu kucağıma alıp bir salıncağa oturmalı ve arkamda seni bilerek sallanmalıyım.
Haydi kalk artık... Sabah bayram sabahı, erkence uyanmalı. Giyin de, salına salına dolan evde. Çocuklar birazdan çalar kapıyı. Şekerleme verelim,öpelim her birini doya doya. Öğlene doğru atarız kendimizi dışarı. Sana bütün şehri gezdiririm. Eski bayram sabahlarımı anlatırım. Kolay kolay susmam ben de Mehmet gibi. Bir banka oturur, çay içeriz sıcacık. Yanımızdan ihtiyar sevgililer geçer. Ellerini öper, dua isteriz. Ben anlatırım da anlatırım. Seninle bayram gelmiş, elimden uçup giden balon değil ömrüm olsa, ses etmem. Yeter ki kalkma sen banktan, kal benimle: Bayramın kutlu olsun altın şekerlemem.

 
Bu yazı 29.09.2008 tarihinden itibaren 097 kez okunmuştur.