Taziye
Şehrin tek katlı, kerpiçten ve küçük pencereleri evlerinin sıra sıra dizildiği dar sokaklardan birini kapatıyorlar. Bir ucundan diğerine yaklaşık seksen adımlık kalın bir sicim geriliyor. Sicimi, yüzü birbirine bakan ağaçlara dolayarak dolaştırıp, oval bir çatı kuruyorlar. Sicimin üzerini çarşaflardan, nevresimlerden ya da benzer kumaşlardan hazırladıkları örtülerle kapattıklarında, altında serin ve loş bir alan meydana geliyor. Son olarak herkes evlerinden bulabildiği bütün sandalyeleri, oturakları ve iskemleleri getiriyor. Yanyana diziyorlar. Önlerine sehpalar da konulduktan sonra bitmiş oluyor. Buraya; taziye evi diyorlar.
Merhumun selasını takip eden ilk Cuma günü hazırlanan taziye evine, şehrin en uzak yerlerinden bile konuklar gelir. Merhumun yakınları, her geleni büyük bir konukseverlikle karşılarlar. Taziye evinin bir köşesinde, mahallenin en yaşlısının okuduğu surelerin, ayetlerin yanık sesine, konuklara dağıtılan şerbetin kokusu karışır. Her gelen bir köşeye ilişir. Kısa bir süre oturur. Duasını eder. Sonra geldiği gibi sessizce kalkar ve taziye evini terkeder. Giderken, ölü yakınlarının yüreklerinde ki acının bir parçasını, kendi yüreğine almış olarak gider. Taziye evleri; ölüm çaresizliğinin ve acısının bölüştürülerek azaltığı mabetlerdir.
Ben de köşede bir yerde oturmuş, kendimi Kur'an'ın sesine bırakmış ve dudaklarımda dualar ile bekliyordum. Yüzü kırış kırış yaşlılar, sessiz sessiz ağlayan amcalar, dayılar ve etrafta şerbet dağıtan çocuklar vardı. Hafızın yanık sesi ve insan hareketlerine has seslerle birlikte, altına sığındığımız çadırın öldürücü suskunluğu kulaklarımdaydı.
Selamın aleyküm!
Çadırın girişinde orta boylu, üstü başı kir içinde ve ağarmış saçları sakalları birbirine karışmış bir amca duruyordu. Boynunda büyük ve eski bir urba asılı, elinde uzun bir asa ile dikiliyordu. Etrafımda oturan ne kadar insan varsa, hepsi birden ayaklandılar. Ben çadırın kutsal sessizliğini böylesine umarsızca bölen bu meczup adama ne olacağını beklerken, genci yaşlısı herkes amcanın etrafına dizildiler. Biri koluna girdi, biri beline sarıldı, biri urbasına uzandı. Adam dimdik adımlarıyla yürüye yürüye etrafındaki kalabalığı yarıp ilerledi. Ve hemen yakınlarımdaki bir sandalyeye ilişti. Çocuklar telaşlı hareketlerle önüne bir sehpa koydular. Hemen sonra da şerbetini ikram ettiler. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, hayretle izliyordum. Yazın o kavuran cehennem sıcağında üzerine kalın bir palto giymişti. Ayağında asker postalları vardı. Başında kahverengi yünden bir takke ve kir içindeki uzun saçları, yağlı sakallarına karışmıştı. Elleri, tırnakları simsiyahtı. Büyük şehirlerde zaman zaman gördüğümüz çöp adamlardan farksızdı. Fakat bütün bunlardan daha tuhaf olanı; çadırdaki hemen herkesin adama uzaktan uzağa selam vermesi, hemen yakınında olanlarınsa, saygı ve muhabbetle ilgilenmeleriydi. Bir dikişte bitirdiği şerbetini tazelerlerken, beni taziye çadırına getiren ve yanımda oturmakta olan can kardeşime, adamın kim olduğunu soracak oldum. Elini dudaklarını götürüp sus dedi. Başımı öne eğip sustum ve Kur'an'ı dinlemeye devam ettim.
Birazdan, adam tıpkı çadıra girdiği gibi apansız ayaklandı. O kalkınca, hemen hemen herkes kalktı. Hoca sustu. Birkaç felçli ihtiyar dışında herkes adamın peşi sıra çıkışa yöneldi. Adam önde, onlar arkasında çadırın çıkışında durdular. Sonra adam urbasını omuzladığı gibi, usul adımlarla yürüyerek çadırı terketti.
Taziye kaldığı yerden devam etti. Hoca boğazını temizleyip okumaya, bizler de çocukların getirdiği buz gibi şerbetle hocayı dinlemeye koyulduk.
Bir saat kadar sonraydı. Çoğunlukla üç gün süren taziye ağırlamasının, ertesi güne ait hazırlıkları yapılacaktı. Herkes yavaş yavaş kalkıp gitmeye başladı. Biz de kalktık. Çadırın çıkışındaki ölü sahipleri ile tokalaşıp ayrıldık. Taziyenin ağırlığını ve hepimiz gibi bir ölümlüyü, ölüme uğurlamış olmanın ölümcül sıkıntısını yüreğimizde taşıyarak çadırı terkettik.
Arkadaşım arabayı şehir merkezinin dışında bir yere doğru sürerken, camdan dışarıyı izleyip ölmeyi ve kalmayı düşünüyordum. Acaba hangisi daha zordu? Ölmek mi daha kötüydü yoksa ölenin arkasında kalmak mı? Kimbilir, bunu ölmeden bilmek ne mümkündü? Ama kalmanın ne kadar zor olduğunu iyi biliyordum. Hatta kalanlardan olarak zaten hepimizin sırasını bekleyip er geç tanışacağı ölüm için, sabırsız olabilmeyi de biliyordum.
Bir mezarlığa yaklaştığımızı farkettim. Arkadaşım arabayı durdurdu. İndik. Tam burada ne işimiz var diyecektim ki; parmağıyla ileriyi işaret etti. Gösterdiği yere baktığımda, etrafındaki cılız mezar taşlarının arasından göğe yükselen yemyeşil bir ağaç gördüm. Ağacın etrafında renk renk çiçekler serpilmişti. Yürüyerek ağaca doğru yaklaştık. Köklerinin etrafı tertemiz ve bakımlıydı. Çiçeklerin az evvel sulandığı belliydi. Pırıl pırıl parlıyorlardı. Dikkatle etrafa baktığımda, uçsuz bucaksız bir mezarlığın tam ortasında olduğumuzu farkettim. Her yanımızda adım başı mezarlar vardı. Çoğu bakımsız, sahipsiz mezar taşları ve bir de belediyenin defnettiği hemen anlaşılan, başı taşsız merhumların yatakları... Bu ürkütücü manzaranın tam orta yerinde bu kadar bakımlı, yanı yöresi adeta çiçek bahçesi haline gelmiş ağacın ne işi var diye düşünürken, ağacın arkasından biri çıkınca irkildim. Birkaç adımla geriye çekildim. Taziye çadırında gördüğüm adamdı. Omzunda urbasıyla yaklaştı. Asasından aldığı destekle dizlerini büküp toprağa oturdu.
Orada ne kadar oturduk hatırlamıyorum. Arkadaşım bir ara şehir merkezine gidip içecek birşeylerle geri geldiğinde, neredeyse hava kararmak üzereydi. Hani utanmasam, adamla birlikte daha saatlerce orada oturacak, o ağaca, çiçeklere bakacak, toprağı koklayacak ve sabaha kadar dua edecektim. Adı Nuri'ydi... Yirmi sene öncesine kadar kent merkezindeki evinde yaşayan, kendi halinde bir esnaftı. Ne olduysa, karısı öldüğünde olmuştu. Nuri amca kimseyle konuşmaz, kimselere gidip gelmez olmuş ve zamanla da sokaklarda yaşayan, üstü başı kir içinde bir meczup haline gelmişti. Karısının gömülü olduğu mezara yazın fideler, çiçekler dikmiş ve tertemiz bir bahçe haline getirmişti. Kışın karısı üşümesin diye toprağın üzerini naylonlarla kapattığını gözümde yaşlarla dinledim. Dile kolay, yirmi sene... Nuri amca tam yirmi yıldır bu mezarda, hergün sabahtan akşama kadar karısına dualar okuyarak ve geceyi de karısının yanına uzanıp uyuyarak yaşıyordu. O'nun öldüğünü, Allah'ın yanına göçüp gittiğini biliyordu. Yani aklı başındaydı. Fakat bütün hayatını bu mezarlığa bırakmıştı. Yirmi yıl boyu yaz kış demeden burada yaşamak... Zamanla uzayan saçlarına sakallarına, kirlenmiş yüzüne gözüne bakıp bakıp gözlerim doldu. Yerdeki minik çiçeklerin her birine ayrı ayrı baktım.
Derken bir rüzgar esti. İçim ürperdi. Elleriyle kazıyıp düzelttiği toprağa, dallarını budayıp temizlediği ağaca baktım. Gündüz taziye evinde gördüğü saygıyı, işte o an anladım.
Üç günlük taziye çadırı, gelen gideni kalmayınca toplanacak, sicimi indirilecek ve sandalyeler teker teker evlerine taşınacaktı. Sonra o kadar ağlayan sızlanan insanın acıları her gün biraz daha dinecek, dinecek ve derken merhumu bayramlardan başka zaman hatırlayacak kimse kalmayacaktı.
Doğrulup ayaklandım. Nuri amca sırtını ağaca dayamış, kucağına açtığı el yazması bir defterden Kur'an okuyordu. O'nu hiç rahatsız etmeden yavaşça toparlandık. Arabaya binmeden önce son bir kez dönüp baktım. Binlerce yıldızlı göğün soluk ışıklarıyla yaprakları parıldayan ağacın dibinde, dudaklarına sıkışmış dualarla yirmi senedir karısının başını bekleyen Nuri amcaya baktım; hala okuyordu. Hiç dönmeyecek birinin taziyesi, bazen bir ömür sürüyordu.
( Nuri amca Batman'lıdır. Anlattığım mezar, Batman Merkez Mezarlığı'dır. Batman'lılar Nuri amcaya Sufi Nuri derler. Beni Sufi Nuri ile tanıştıran ve Kürtçe tercümesi ile sohbetimizi sağlayan güzel dostum İdris Gün'e teşekkürlerimle...) |