Klamence Parkı
I
Projeler,çizimler,krokiler…Yetmezmiş gibi yuttuğum toz ve daha yeni aldığım ayakkabılarım da çamurdan berbat bir haldeydi. Akşama sadece birkaç saat kalmıştı ve bu halimle nasıl çıkıp gideceğim ki?
-Güzide,haydi çıkmıyor muyuz?
-Şu halime baksana!
-Tamam işte,hemen çıkalım. Bir kuaföre uğrar, oradan yemeğe geçeriz canım. Ancak yetişiriz zaten.
Karmakarışık trafiğin, kornaların arasından sıyrılıp, orta halli bir kuaföre yetiştik. Çocuğu hiç gözüm tutmadı. Ama benim kuaförüm şehrin öbür ucundaydı ve o akşam mecburen acemi ellere güvenmek zorundaydım. Beceriksiz hareketlerle ve kalitesiz bir şampuanla yıkadı, kat kat fön çekti. Yardımcısı kız makyajımı yaptı. Aynaya baktım; fena sayılmazdı.
Kuaförden çıktık, ayakkabılarıma baktım. Çamur tabakaları kurumuş, derinin rengine bürünmüştü. Arabaya bindik.
-Orada, torpidoda sünger var bir tane.
Elimi torpido gözüne sokup aradım, kirlenmiş sünger parçasını çıkardım. Alelacele ayakkabımın çamurlarını silkeleyip süngerle sildim. Arabanın içi toz toprak oldu ama ne yapayım? Zaten pek temiz sayılmazdı.
Restorana vardığımızda uzunca bir süre park yeri aradık. Hava kararmak üzereydi, insanlar işlerinden çıkıyorlardı,trafik kalabalıklaşmıştı. Her taraf araba doluydu.
-Ya, sen bekleme zaten… Beni bırak,eve git. Ben ararım seni, olmaz mı?
-Olur mu? Bir yer bulalım. Ben biraz seni bekleyeyim. Ne olur ne olmaz.
-Sen beni dinle, evine git.
Arabayı sağa yanaştırdı. Durdu. Yüzüme baktı.
-Haydi git o zaman, bol şanslar. Kendini fazla sıkma. Aşağı yukarı tahmin ediyorsun zaten olacakları. Beni ararsın.
-Tamam canım.
Arabadan indim. Hazırdım ama aslında hiç hazır değildim. Neredeyse iki aydır hiç görüşmemiştik. Ve geçen hafta sonu arayıp konuşmak istediğini söylemesiyle, kendimi orada bulmuştum. Nedense böyle zamanlarda, insanın başına gelmedik aksilik kalmazdı. Sabah işe geç kaldım. Bir yıldır üzerinde çalıştığım çizimlerimin kayıtlı olduğu bilgisayar arızalandı. Mecburen şantiyeye gidip ölçüm yapmak zorunda kaldım.
Ve tam şantiyeye vardığımızda bastıran yağmur yüzünden çamura bulandım.
Restoran girişinde beni karşılayan vale eşliğinde içeri geçtim. Buraya sık gelirdi. Beni de birkaç kez getirmişti ama beğenmediğimi anlamıştı. Sonradan başka bir yer keşfedince, hafta sonları yemeklerimizi orada yer olmuştuk. Başlarda ne kadar güzeldi. Hemen her hafta sonu ya pikniğe çıkar ya da akşam yemeğini dışarıda yerdik. Çok konuşmazdı ama sohbetini yine de severdim. Meslektaştık, fakülteden beri tanışırdık. Üniversitede de böyleydi; az konuşurdu ama konuştuğunda herkes O’nu dinlerdi. Ama beni asıl cezbeden; meslekteki başarısıydı. Çizimleri olağanüstüydü. Hocalarımızın o zamanlardan keşfettiği dehasını, şirketler de fark etmekte geç kalmadılar. Ve artık bir çok alışveriş merkezinin, konser salonunun ve parkın altında, O’nun imzası vardı. Ben O’nun kadar hayalperest olmadığım için, daha klasik ve yerel çizimler kullanırdım. Ve sonuçta sıradan bir mimar olmanın ötesine geçemedim. Konutlar, apartmanlar ve birkaç ufak iş merkezi dışında, göze batan fazla bir çalışmam olmadı. Fakat O krokilerini, bilinen bütün kuralların dışına çıkıp çizerdi. İnşaat malzemelerini, kirişleri ve kolonları, adeta birer insanmış gibi kullanırdı. Statik ve denge gibi kaideleri o kadar farklı yorumlardı ki; inşa edilen binalarda mutlaka bir farklılık olduğunu anlardınız.
Nişanlılığımızda kazandığı bursla Roma’ya gitmiş ve döndüğünde çok mutsuzlaşmıştı. Uzun süre kendisine gelemedi. Sebebini kimselere anlatmamıştı. Bir akşam baş başaydık ve aniden dili çözüldü. Bütün fakülte hayatı boyunca hep en iyi olmak için uğraşırken, neler yitirdiğini Roma’da fark ettiğini anlattı. Doğrusu o akşam anlattıklarından çok fazla bir şey anlayamamıştım. Çünkü öyle tuhaf benzetmeler yapmıştı ki; bir an evliliğin eşiğindeki bir adam olması sebebi ile ruhsal sorunlar yaşadığını bile düşünmüştüm. Fakat bazı cümlelerini zamanla anladım. Biliyordum ki; o akşam da O anlatacak ama ben sadece bazı cümlelerini - ki onları da sonradan- anlayacaktım.
Restoranın arka taraflarında, iyice köşelerde bir masada oturuyordu. Göz göze geldiğimizde ayağa kalktı. Masanın önüne çıktı. Masaya iyice yaklaştığımda birkaç adım daha atmasıyla karşı karşıya geldik. Tokalaşmakla sarılmak arasında bir merhaba yaşadık. Bir an öylece kaldık. Sonra valenin çektiği sandalyeme oturdum. O da yerine geçti.
-Hoş geldin, iyi gördüm seni.
-Hoş bulduk. Sen de iyi görünüyorsun Atilla.
Başını önüne eğdi ve derin bir nefes aldı. Böyle anlarının, önemli konuşmalarına ait hareketlerini olduğunu öğrenmiştim… Garson kadehlerimize şarap koyarken konuşmaya başladı.
-Güzide, iki aydır ayrıyız. Ve beni kırmayarak buraya geldiğin için teşekkür ederim. Alyansını hala çıkarmamış olmana da çok sevindim.
Kahretsin! Nasıl da aklımdan çıkıp gitmişti. Oysa bunu uzun uzun düşünmüştüm. Sözde arabadan iner inmez alyansımı çıkaracak ve çantama atacaktım. Başparmağımla yüzüğümü okşayıp avucumu kapattım ve bir şey demedim. Konuşmaya devam etti.
-Seni buraya özür dilemek ya da barışma teklif etmek için çağırmadım. Çünkü beni affetmeyeceğini ve barışmayacağını biliyorum.
Ne kadar aptaldı… Oysa ben içtenlikle dileyeceği bir özrü hemen kabul edecek ve koşa koşa kollarına atlayacak kadar çok seviyordum O’nu. Üstelik affedilmeyecek bir şey yaptığı da söylenemezdi. Sadece son zamanlarda ikimiz de oldukça gergin ve sinirli olduğumuzdan, kavgalarımız kırıcı bir hal almıştı. Fakat bana esas dokunan; son kavgamızda evi terk edip gitmiş olması ve neredeyse iki aydır hiç aramamasıydı. Elbette ben de aramadım. Ama sonradan iş için yurtdışına çıktığını öğrendiğimde, hiç olmazsa gitmeden önce aramadığı için kızmıştım. Tartışmalarımız her evlilikte olabilecek türdendi. Bu yüzden bazı şeylere razıydım.
-Ben, eğer kabul edersen; yemekten sonra benimle dışarı çıkmanı istiyorum. Seni bir yere götüreceğim.
-Nereye?
-Fazla uzak sayılmaz. Yarım saate gideriz. Sana bir sürprizim var.
Sustuk. Kocamın böyle sürprizleri olurdu. Bir keresinde akşam eve geldiğimde, O’nu salonun her yanına serpiştirdiği zambaklar ve minik minik mumların ortasında oturup beni beklerken bulmuştum. O gece çok özel bir geceydi ve beni çok mutlu etmişti. Fakat asıl kalbime kazınan; o gecenin, O’nunla ilk öpüştüğümüz günün yıl dönümü olduğunu hatırlatması olmuştu. Böyle özellikleri bakımından çoğu erkekten farklıydı ve O’nu bu sebeple çok seviyordum. Nazikti, inceydi ve müthiş bir hayal gücü vardı. Yatak odamıza geçilen ufak koridorun sağlı sollu duvarlarında asılı iki büyük fotoğrafımız O’nun fikriydi. Sonsuza dek birbirimize baktığımız o iki fotoğraf…
O gece beni neyin beklediğini merak ederken yemeklerimiz geldi. Rizotto ve mantar… Bunu unutmamıştı. Çok sevdiğimi bildiğinden, ben gelmeden önce sipariş etmişti. Kendisi de ben ne zaman rizotto yesem, flabtuer yerdi ve onu ısmarlamıştı.
Yemeklerimizi yerken çeşitli tahminlerde bulundum. Ama hiç birini O’na konduramadım. Daha yaratıcı, daha unutulmaz bir şey planladığı gözlerinden belliydi. Aslında o gece, o yemek, o konuşmalar bile bana yeterdi. Çünkü iki aydır O’nu çok özlemiştim ve yemeğimizi yiyerek bir an önce evimize gitmek bile bana yeterdi.
Yemek boyu hemen hemen hiç konuşmadık. Bir iki önemsiz laf etti ve sonunda O da sustu. Yemeğin ardından birer kahve içtik ve o zaman da hiç konuşmadık. Ben bilerek susuyordum. Çünkü hemen teslim olmuş görünmeyi istemiyordum. O’nun da biraz mahcubiyetten ve biraz da sürprizine olan güveninden ötürü sustuğunu tahmin ediyordum.
Atilla hesabı öderken telefonum çaldı. Bakmak istemedim ama ısrarla çalmaya devam edince çantamdan çıkarıp açtım. Arayan Tuğba’ydı.
-Ne yaptınız Güzide? Nerdesin?
-Yemekten şimdi kalkıyoruz. Sen neredesin?
-Evdeyim, seni merak ettim. Geliyor musun?
-Ben gecikirim, sen bekleme.
-Tamam, her şey yolunda değil mi?
-Yolunda, bir aksilik yok.
-Tamam, bir şey olursa ararsın.
-Tamam canım. Hoşça kal.
Atilla’ya baktım.
-Bir arkadaşım, Tuğba. Sen tanımazsın. Merak etmiş de.
Başını salladı. Masadan kalktık. Restorandan dışarı çıktık. Arabasını park ettiği yere kadar yürüdük. Doğrusu heyecanlanmaya başlamıştım. Acaba nereye götürecekti ki beni? Kim bilir nasıl bir şey hazırlamıştı bu sefer…
Arabaya bindiğimizde bir sigara yaktı. Camı hafifçe araladı. Biraz gittikten sonra baktım O’ndan hareket yok, radyoyu açtım. Sakinleşmiş trafiğin içerisinden ağır ağır ilerleyip şehirler arası yola çıktık… Rahatlamıştım; galiba nereye gittiğimizi artık biliyordum. Yeşiltepe' de, küçük bir dağ evine götürüyordu beni. Daha önce gitmiştik. Bir hafta sonuydu ve aniden hazırlanıp yola çıkmıştık. Güya nereye gideceğimizi bilmiyorduk ama gidince anladım ki; önceden hazırladığı bir sürprizdi. Çamlıkların arasındaki ahşap bir kulübe içerisine serilmiş kilimlerin üzerinde semaver yakmış, gölü izleyerek çay içmiş, uzun uzun öpüşmüştük. Herhalde yine o taraflara gidiyorduk.
Konuşmaya başladı.
-Seninle seni severek ve aşkla evlendim Güzide. Ve aşkımızı, en büyük eserim olarak santim santim hesapladım, tasarladım. Senden habersiz sayısız planlar yaptım. En ufak detaylarını bile düşündüğüm hazırlıklar yaptım. Hayatımızda hiçbir şeyi şansa bırakmadım. Evimizi, mobilyalarımızı, tatillerimizi hatta komşularımızı bile düşünerek, tasarlayarak ve hesaplayarak hayata geçirdim. Bilirsin; mimaride kuraldır. Herşey, en ince detaylarına kadar hesaplanır ve kağıda aktarılır. Depremler, rüzgarlar, dalgalar, zeminin yapısı, toprak katmanları, nüfus yoğunluğu ve benzeri onlarca ayrıntıyı hayal gücü ile birleştirir ve ortaya yeni bir bina çıkarırsın… O kadar kusursuz olmalısın ki; hiç bir şey mimarinin güzelliğini, ebediliğini ve konforunu bozmamalı…
Ne olduğunu anlamadım. Bir anda önce acı bir fren sesiyle sarsıldığımı, arkasından müthiş bir ivme ile savrulduğumu ve tıpkı çamaşır makinesindeki çamaşırlar gibi, Atilla üstte ben alta döne döne, çarpa çarpa kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum…
Kendime geldiğimde yolun kenarında boylu boyunca uzanmıştım. Etrafta birileri vardı. Sırtım ve boynum müthiş acıyordu. Sanki bıçak saplanmış gibi sızlıyordu. Zorlukla ayağa kalktım. Neyse ki doğrulabildim. Araba biraz gerimizdeydi, üzerinden dumanlar çıkıyordu. Etrafında bir kalabalık vardı.
Yanıma gelen biri koluma girdi.
-Geçmiş olsun bayan… İyi misiniz?
Cebinden bir kağıt mendil çıkarıp yüzümü sildi. Kan vardı.
Bir yerlerim çizilmişti. Ağır ağır yürüyerek arabaya yaklaştık. O sırada bir ambulans ışıkları döne döne geldi. Sert bir fren yaptı. Arkasından sağlık görevlileri inerken, daha fazla yürüyemedim ve olduğum yere yığıldım. En son hatırladığım; Atilla’nın parmağındaki alyansımız ve arabanın içerisinde çılgın bir hızla dönerken bana bakışlarıydı.
Geçirdiği ağır travmalar ve ciddi iç kanaması yüzünden doktorların bütün müdahaleleri yetersiz kaldı. Hastanede geçen iki gün ve geceden sonra Atilla’yı kaybettik. Birkaç ufak sıyrık ve morluklarla taburcu olduğumda, Atilla’nın alyansını, gözlüğünü ve birkaç eşyasını almış ama kalbimi hastanede bırakarak taburcu olmuştum.
Ölümün kıyısında geçmiş olmak ve o akşam arabada Azrail’le birlikte yolculuk ettiğimizi anlamak beni ağır bir depresyona soktu. Kendimle o kadar acımasızca hesaplaşmalar yapıyordum ki; sabahlara kadar uyuyamadığım ve iki ay boyu niçin O’nun beni aramasını beklediğimi düşünerek ağladığım oldu. Hep derlerdi ki; ’ Sevdiklerimizin kıymetini, zamanında bilmek lazım. ’ Bunun ne kadar korkunç bir gerçek olduğunu ve ne kadar ağır bir yükle yüreğinize bindiğini anlatamam.
Zor günlerimde yanımda olan dostum Tuğba’nın telkinleri ve yaşlı annemin sorumluluğu olmasa, çoktan Atilla’nın peşinden gitmiştim. O’nu sonsuza dek kaybetmiş olmak ve öncesinde ayrı geçen her bir saniyenin acısını, damarlarımda dolaşan sipsivri iğne uçları gibi acıyla ve kederle yaşadım.
Keşke o akşam yemekten çıkıp evimizin yolunu tutsaydık… Bana ne o akşam ne de sonrasında bir kez bile sürpriz yapmasaydı, razıydım. Yeter ki şu an, yanımda olsaydı…
II
Artık yeterliydi. Burama kadar gelmişti ve daha fazla tahammül edemezdim.…Ne oluyordu bu kadına? Nerede beni can kulağı ile dinleyen, sözcükleri beni büyüleyen, alımlı genç kız? O’nu yerine adeta hiç tanımadığım bir gelmişti son birkaç ayda… Zaten işler yeterince yoğunken, her şey karmakarışıkken ve beni sakinleştirmek varken, daha da üstüme gelmeler, herşeyi boş vermeler… Oysa başlarda her şey ne kadar güzeldi. Huzurluydum; çünkü beni anlayan bir kadınla evliyim. Hedeflerimi paylaştığım, fikirlerimi anlattığım, hayallerimden bahsettiğim… Tek istediğim; hep en iyisini yapabilmekti ve tek desteğim Güzide’ydi. Ama O, diğer bütün kadınlar gibi zamanla değişti, içine kapandı ve tam bir ev kadını gibi; leziz yemekler, hafta sonu piknikler ve değiştirip durduğu perdelerle bir kabus oldu. Üzerinde son düzeltmelerimi yaptığım konser salonu için O’nun fikirlerine ihtiyacım olduğunu defalarca anlattım. Lakin her defasında bir bahane ile başka konulara geçtik.
Roma… Hayatımın bütün istikametinin değiştiği yer… Akdeniz’in o en güzel kentinde gördüklerim beni adeta büyülemişti. Bildiğim bütün yerleşim kuralları, yollar, bulvarlar, bina çıkmaları, park alanları, her şey mükemmeldi.
Ve döndüğümde, yaşadığım kentte değiştirmem gereken yüzlerce şey fark ettim. Fakat ben bambaşka bir inşa ile uğraşmak zorundaydım; kendi hayatımın inşası… Evliliğe bu duygularla adım atmak bile beni pes ettirmedi. Çünkü eşim de benim gibi heyecanlı, yaratıcı ve zeki bir mimardı. Fakülteden beri hayallerimiz aynıydı. Güya evlenince ilk işimiz; altında ikimizin de imzası olan muhteşem bir açık hava tiyatrosu çizmek olacaktı. Ancak bu hayalimiz, saçma sapan romantizm ve evliliğe has akşam oturmaları ile suya düştü… Evliliğin, bir erkeğin hayatına vurulan en güçlü gem olduğunu anladığımda iş işten geçmişti. Market alışverişleri, akraba ziyaretleri, bayramlar… Tanımadığım insanlarla, sırf Güzide ile evlenmiş olmamdan ötürü akraba olmam ve çoğu akşam onlarla ilgili olayları, düğünleri, sünnetleri ve benzerlerini dinlemek zorunda olduğum bir kabus.
Zaten kısa bir süre sonra yaratıcılığımı ve hayal gücümü yitirmeye başladığımı kendi gözlerimle gördüm. Bu böyle gidemezdi. Ama önüne geçemedim. Çünkü O’nu seviyordum… Anlatmaya çalıştım ama anladığından emin değildim.
Geçenlerde işyerime düzenli olarak gelen mimari dergilerden birinde okuduğum o makale, bir anda içimi aydınlattı. İlk kez birinin benim gibi heyecanlı, kuralları alt üst edecek kadar cesur ve hayalperest olduğunu okudum. Makalede geçen cümleler sanki benim ağzımdan çıkmıştı. İşte O da benim gibi diyagonal kubbe eğrisi formülünden vazgeçilmesi gerektiğini ve asimetrik T bağlantı kullanılmasını öneriyordu. Diğerleri, aradaki farklı anlayamayacak kadar bağnazdı. Eski kafalılar işte! Makalenin altındaki isme teşekkür etmek istedim. O gün elektronik postasına yazdığım mesajda, duyduğum hayranlığı ve şükranlarımı yazdım. Ertesi gün öğleden sonra gelen cevapla daha da sevindim. Çünkü O da benim çalışmalarımı övüyor ve kelimelerine hayranlığını sığdırıyordu. Ne cesaretle yaptım bilmiyorum ama kendisine telefon numaramı vererek, dilediği zaman arayabileceğini ve belki birer kahve içerek sohbet edebileceğimizi yazdım.
Birkaç gün sonra tam işyerimden çıkarken çalan telefonda arayan O’ydu. Kısa bir konuşmadan sonra buluşmak üzere sözleştik. Tanrım! Çok heyecanlıydım. Hemen Güzide’yi arayarak geç geleceğimi söyledim… Hiç şaşırmadı. Zaten şaşırsa, ben şaşardım. Çünkü çoğunlukla eve geç gelirdim ama hiçbir defasında sebebini sormazdı. Bana güvenmesi hoştu ama eve geç gelişimin işten değil, sadece kentte biraz tur atmak, ara sokaklardaki binaları incelemek ve tek başıma hayal kurmak olduğunu bilmesini isterdim. Eve gittiğimde beni bekleyen durgunluk ve monotonluktansa, harabeye dönmüş eski binaların fotoğraflarını çekmeyi tercih ediyordum.
Kent merkezinin biraz dışındaki bir mağazanın önünde buluştuk. İlk dikkatimi çeken; ellerindeki, parmaklarındaki orantı oldu. Bunlar gerçek birer mimar elleriydi. Boyluca, zarif ve kendinden emindi. O’nu görene kadar aklımda hiç olmayan şeyler, yan yana yürürken kendilerini gösterdiler.
İki eski sokak arasında kurulmuş ve yerdeki parke taşlarının üzerine serpilmiş ufak taburelerde taze demli çayın ince belli bardaklarda ikram edildiği bir çay ocağında oturduk. Kısa kısa başlayan sohbetimiz, tazelenen her bardak çayda ve arada bir içtiğim sigara ile koyulaştı. Atina, Brüksel, Oslo ve Moskova’dan bahsetti. Sırf bu kentleri incelemek, havasını solumak için kendisine bir bütçe hazırladığını, her sene önceden planlayarak kaçıp gittiğini ve tıpkı bir turist gibi kentleri gezdiğini anlattı… Son zamanlarda Arap mimarisine ilgi duyduğunu, Şam, Mekke ve Yemen’i görmek için hazırlık yaptığını anlattı… O’nu ağzım bir karış açık dinledim.
Çünkü uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü dile getiremediğim bir şeyi başkasından dinliyordum. Yapılar, konferans salonlarındaki soğuk panellerde ya da deprem korkusuyla düzenlenen etkinliklerdeki siyah beyaz dialarla anlaşılamazdı. Bir yapıya dokunmak, onu çizen elleri düşünmek, mimarının aklında, beynindeki kıvrımlarda gezmek müthişti.
Parmağımdaki alyansa birden fazla defadır dikkatle baktığını fark ettim.
-Ne kadardır evlisiniz?
-Üçüncü yılımız… O da bizden, meslektaşımız…
-Öyle mi? İsmi neydi, belki tanırım.
-Güzide. Güzide Akçabey. Serbest çalışıyor, belki duymamışsınızdır. En son Ferhatbey Oteli’nin restorasyonu için görev almıştı.
-Hatırlayamadım.
Vaktin epey ilerlemesi ile kalktık. Yürüyerek kent merkezine kadar indik. Tokalaştık ve vedalaştık. Eve dönerken tekrar buluşup buluşamayacağımızın merakındaydım.
Birkaç kez telefonlaşmamızın ardından olacakları tahmin etmem zor değildi. Yalnız bir kadındı, içtendi. Aramızda olabilecek bir ilişki için davetkardı. Bazı kadınların evli erkekleri daha çekici bulduğuna dair yazılan ucuz makaleler okumuştum ama sandığım kadar hafife alınmayacak bir gerçek olduğu da aklıma geliyordu.
Tuğba ile ikinci buluşmamızda her şey yoldan çıktı. Aklım karmakarışıktı ve içkinin tesiriyle kabul edip evine gittiğimde, her şey bir anda olmuş kadar ani ama yavaş yavaş gelişmiş kadar da beklendikti.
Sabah uyandığımda şampanya rengi duvarlara bakıp pişman olmadığımı hissettim. Fakat Güzide’yi düşününce içim burkuldu. O’na ihanet etmiştim. Tuğba hemen yanımda, çizimlerinin efendisi elleri göğsümde uyuyordu. Aslında Tuğba’ya da ihanet etmiş sayılırdım. Ve aslında ben kendime ihanet etmiştim… Bu bir ilkti ve son olacaktı. İkinci kez olmayacaktı. Bunları düşününce, aldatan her erkek gibi kendimi savunmaya geçtiğimi anladım; bir kereden bir şey olmazdı… Oysa ortada aldatılan üç kişi vardı ve doğrusu en çok benim canım yanıyordu. Güzide bu olayı hiçbir zaman öğrenmeyeceği için üzülmeyecekti. Tuğba başından beri evli olduğumu biliyordu ve bunu bile bile aynı yatağa girmiştik. Halbuki ben bu vicdan azabını uzun süre yaşayacaktım ve kendimi affetmem çok zaman alacaktı. Aklıma Klamence Parkı geldi… Hayranlık duyduğum eserlerden biriydi. İç içe geçmiş üç koca mermer kalbin etrafını çevreleyen selvi ağaçlarıyla süslenmiş dinlenme alanı. Ve insanların oturma alanlarına geçmek için her bir kalbin etrafında tur atmasını zorunlu kılan yürüyüş yolları. Mimarın, mezarlara özgü selvi ağaçlarıyla anlattığı, iç içe geçmiş üç kalp.
Ertesi gün öğleden sonra Tuğba ile konuşarak, yaptığımızın yanlış olduğunu kesin bir dille anlattım. Artık görüşmek istemediğimi de söyledim. Gayet sakin bir şekilde
dinledi. İtiraz etmedi. Bu olaydan bu kadar kolaylıkla sıyrılabildiğime inanamıyordum. Bir şey söylesin diye bekledim ama sustu ve hoşça kal diyerek telefonu kapattım.
Birkaç gün için her şey yolundaydı. İşten çıkıp hemen eve gidiyordum. Aslında hayatımın o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Güzel bir karım vardı. Sakin bir hayatımız vardı. İşimde başarılıydım. Daha fazlasını istemeye başlamamla beraber her şeyin kontrolden çıktığını kendi gözlerimle görmüştüm. Güzide’ye çok sevdiği çiçeklerden demetler almak, hoş birkaç sürpriz yapmak ve en sevdiği tatlıdan gecenin üçünde bulup getirmek, beni de mutlu ediyordu.
Ancak kısa bir süre sonra her şeyin o kadar da kolay olmadığını anladım. Nihayetinde O’nu aldatmıştım. Bunu öğrenmesi mümkün değildi ama ben biliyordum ya… Vicdan: Tanrı’nın içimize yerleştirdiği gizli gözler. Galiba insanın derin devleti de vicdanı olsa gerek. Bir iki gün yaşadığım huzursuzluk, sonunda o akşam patlak verdi ve kendimi evden çıkmış, havaalanına giderken buldum. Bulabildiğim en yakın uçuş Atlanta’ydı… Gidiyordum. Bir süre kendimi kaybetmeli kaybettirmeliyim. Döndüğümde ise ne yapacağımı henüz bilmiyorum ama galiba bütün bu olanları Güzide’ye anlatmalı ve sonuçlarına razı olmalıydım.
III
Bundan utanıyorum ama ben bir isteriktim… Bunu fark ettiğimde korkunç bir acıyla sarsılmıştım. İnternette günlerce sayısız siteden bilgi aldım ve kendi kendime yaptığım testlerden kesin olarak anladım ki; ben bir isterik vakasıydım… Fakülteden beri neden hemen her erkeğin beni cezbettiğini ve bakireliğimi, kimsenin yüzüne bile bakmayacağı kadar çirkin olan o taksiciye, hem de taksisinin pis pis kokan arka koltuklarında verdiğimi anlamıştım. Ama ne yapayım; vücudu, bakışları, sigarayı tutuşu ve bileğine geçirdiği demirden tespihi, beni inanılmaz derecede tahrik etmişti. Sonrasında sayısız geceler ve her biri başka türlü, başka tipte sevişmeler… Kendimi bir fahişe gibi hissetmediysem bunun sebebi; karşılığında para ya da benzeri bir şey almayışımdır. Sadece bir anda etkileniyordum. Vücudum, kollarım, kasıklarım titremeye başlıyor ve o andan itibaren, O’nu içimde hissettiğim ana kadar dayanılmaz bir acı çekiyordum. Ama ne zaman ki alev alev sürdürülen bir sevişme ve teninin tenimde gezinen bir yılan gibi kıvrak hareketlerle süründüğünü görüyordum; o vakit acıdan kurtuluyor ve kendimi özgür hissediyordum.
Zamanla sadece arzulu bir kadın olmayıp hasta olduğumu da anladıkça, kendi kendime kararlar aldım. Mesela ilk kararım; seçici olmaktı. Artık pazarlamacı, barmen, öğrenci ya da müzisyen değil; entelektüel birikimi olan, zarif ve çekici erkekleri seçmeye özen gösterecektim. Başlarda bu epey zor oldu. Çünkü şirketin çaycısı olan genç çocuk bile hareket alanımdaydı ve arada bir çektiğim ufak numaralardan o kadar etkileniyordu ki; çay ocağının lavabosuna kapanıp beni hayal ederek kendi kendini tatmin ettiğini ve benimle bir gece olsun yatabilmek için her şeyini feda edebileceğini biliyordum. Zaten beni deli eden de buydu. Erkeklerin beni düşlemesi, çılgınca istemesi…
Atilla’nın elektronik postasını aldığımda heyecanlandım. O’nu ve birkaç çalışmasını duymuştum. Galiba konuşmacı olduğu bir konferansta da izlemiştim. Hakkındaki bilgilerimi tazelemem yarım günümü aldı. Ve hastalığımı frenlemek için aldığım kararın ilk uygulamasını, O’nda tatbik etmeye karar verdim.
Doğrusu evli olduğunu bilmiyordum. Fakat bilsem de bir şey fark etmezdi. Çünkü evli de olsa, elde edemeyeceğim herhangi bir erkek olduğuna inanmıyordum. Yazdığım cevapta, O’nu etkileyeceğimden emin olduğum cümleler kullandım. Ve beni bir yemeğe çıkarmak için teklifte bulunacağını kesinlikle bilerek yolladım.
Akıllı biriydi. Az çok tanınan bir mimardı. Meslek çevremizde sevilen bir isimdi. Eserlerinde aranan zerafet ve başkaldırı hep vardı. Zaten aradığım, istediğim de bunlardı. Eğer bu adımımla seçici olabilmeyi başarabilirsem; hastalığımı yenmek için bir zafer kazanmış olacaktım. O’nunla bir gecelik kaçamağımızın planlarını yaparken o kadar istekliydim ki; eğer karısını çağırmayı da teklif etseydi, itiraz etmezdim. Böyle fantezileri hep okur ya da dinlerdim ve belki bu değişiklik fena olmazdı.
Ertesi gün gönderdiği yanıtındaki buluşma teklifini sevinerek okudum. Elbette hemen o gün her şeyin olup bitmeyeceğini biliyordum. O’nu önce kendime sürüklemeli, çaresiz kaldığı an harekete geçerek emelime ulaşmalı ve O’nu elde etmeliydim. Erkekler... Hepsinin tek derdi birkaç şeyden ibaretti; alımlı bir duruş, dik göğüsler, dokunulası bacaklar ve şehvetli bakışlar …
Buluştuğumuzda bütün dikkatimi toplayarak O’nu dinlemeye çalıştım. Çünkü zeki erkeklerin, kendisini dinleyen ve anlayan kadınlardan hoşlandığını biliyordum. Sohbetimizde mesleki konuları, O’nun ilgisini çekeceğini umduğum benzetmelerle süsledim. İşine aşık bu adamı kendime aşık etmek için gerekli olan; göğüslerimden ve bacaklarımdan fazlası olabilirdi… Konuştuğum sıra bunu başardığımı az çok anladım. Herşey iyi gidiyordu. Arada bir gözlerini kaydırdığı göğüs dekoltem ve dudaklarıma fırlattığı kaçamak bakışları beni keyiflendirdi. Evliliğine ilişkin sorduğum sorulara verdiği yanıtlar içtendi. Gidişat iyiydi ancak eşinin ismini duyduğum an kulaklarıma inanamadım… Güzide, çok eskiden tanıdığım ve seneler önce ortak bir projede beraber asistanlık yaptığımız Güzide’ydi. Çok sonraları evlendiğini birilerinden duymuştum. Ama karşımda oturan bu adamla evli olduğunu öğrenmek, beni şoke etmişti. Bir an bunun bir isim benzerliği olup olmadığını bile düşündüm. Ama değildi. O kendi halindeki Güzide, bu zeki ve başarılı adamla evlenebilmeyi başarmıştı. İsterik halime kadınsı kıskançlığım da eklenince, her şey kaçınılmaz olarak içinden çıkılmaz bir hal aldı. Ve ben her ne şekilde olsun Atilla ile terlemeye ve O’nu bacaklarımın arasında erirken görmeye kesin olarak karar verdim.
Birkaç gün sonra buluştuğumuzda, bir şeyler içmek istedik. Erkeklerin zayıf da olsa bir iradeleri vardır. Ne var ki; bunu kırmanın yolu, birkaç kadeh içkiden ibarettir. Zaten O da iradesinin kırılmasına gönüllü olmasaydı; benimle bir barda ne işi vardı? İçtikçe gevşedi ve bana gitme teklifimi hemen kabul etti.
Güzel bir geceydi. Fakat çok duygulandığımı, doyduğumu söyleyemezdim. Çünkü zeki erkeklerin yatakta pek yaratıcı olmadıklarını da biliyordum. Atilla da kendisinden beklenenin üzerine çıkamadı ve bir yüzme öğretmeni kadar bile olsun iyi değildi. Fakat istediğimi elde etmiştim. O benim olmuştu ve artık serbest bırakabilirdim.
Ertesi gün pişmanlığını dile getirdiği konuşmasını keyifle dinledim. Ve zaten bir kez daha görüşmemek konusunda hemfikir olduğumuz için uzatmadım. O’nu, yaşadığı vicdan azabıyla baş başa bırakarak sustum ve telefonu kapattı.
O günlerde yeni arayışlar içerisindeydim. Aldığım kararı uygulayabilmiş olmak bana güç vermişti. Ve kendimi test ettiğimde, doğru yolda olduğumu anladım. Çünkü uzun zamandır gözüme kestirdiğim muhasebeci çocuğa artık o kadar da ilgi duymuyordum. O’nun, milletin hesaplarını yapan bir embesilden başka bir şey olmadığını düşünebiliyordum. Artık çıtayı yükseltmiştim ve benimle evlenecek bir aptal bulana kadar, belki de iyileşmiş olacaktım.
Güzide ile karşılaştığımız mağazada ki o anın, hayatımın en kötü günü olduğunu söyleyebilirim. Beni görmemesi için çok uğraştım ama zaten tenha olan mağazanın içerisinde bir an da göz göze geldik ve mecburen merhabalaşma. Bana içtenlikle sarılması, halimi hatırımı sorması içimi burktu. Evlendiğini söyledi. Bunu söylerken biraz durgunlaşınca, mecburen neler olduğunu sormak zorunda kaldım. Eşi ile son zamanlarda yaşadığı tartışmaların iyice çoğaldığını, kısa bir süre önce eşinin evi terk ettiğini anlattı. Evde yalnız olduğunu ve ısrarla kendisine gitmemizi istedi.
Açıkçası Atilla ile Güzide’nin hayatına karşı o an içimde oluşan meraktan dolayı kabul ettim. Ve geceyi Güzide ile birlikte geçirdik. Bana geç saatlere kadar dert yandı. Fotoğraf albümlerine baktık, anılarından bahsettik. Hem üzüldüm, hem de kıskandım. Üzüldüm; çünkü hemcinsimdi, mutsuzdu ve çaresizdi. Kıskandım; çünkü Atilla bu kadın için böyle güzel bir ev kurmuş, bir hayat inşa etmişti. Vicdanım rahattı…Evet, o an yanımda oturup neredeyse ağlayacak gibi konuşan kadının kocasıyla birlikte olmuştum. Fakat bunun tek sorumlusu ben değildim ki.
O geceden sonraki birkaç gün, ara ara telefonlaştık. O günlerde yurtdışında olan Atilla’nın Türkiye’ye döndüğünü, kendisini aradığını ve buluşmak istediğini söyledi. İçim bir an korkuyla doldu. Çünkü Atilla’nın yaşadıklarımızı Güzide’ye anlatma olasılığı vardı. Böyle bir şey can sıkıcı olurdu. Lakin sonradan, Atilla’nın böyle bir şeye cesaret edemeyeceğini düşünerek rahatladım. Hatta Güzide’ye, buluşacakları gün beni de aramasını ve kendisini buluşma yerine kadar götürüp bekleyebileceğimi bile söyledim.
Sahiden de beni aradı. Ve o akşamüzeri Güzide’yi aldığımda, inanılmaz derecede kötüydü. Çok bakımsız görünüyordu. Hemen bir kuaföre gittik. Biraz kendine gelir gibi oldu. Ağzında sürekli : ’Umarım konuşur ve evimize gideriz’ cümlesi vardı.
Onları buluştukları restoranda baş başa bırakıp yola çıktığımda, herşeyi geride bıraktığımı hissetmiştim. Konuşup barışacaklarını ve Güzide’nin istediği gibi evlerine dönüp hayatlarına devam edeceklerini sanıyordum. Gece gelen telefonla öğrendim ki; bir kaza geçirmişler ve hastaneye kaldırılmışlardı. Apar topar hastaneye yetişerek durumlarını öğrendim. Atilla’nın kurtarılamayacak vaziyette olduğunu anlattıklarında çok üzüldüm. Hem kendi adıma, hem de Güzide için… Ve mukadderat; Atilla’yı kaybettik.
Güzide haftalarca kendine gelemedi. Ve bu en zor günlerinde hep yanında olmaya çalıştım. Memleketlerinden gelen annesinin de telkinleri ile biraz biraz düzeldi.
Evde birlikte kaldığımız bir gece bana Atilla’nın üzerinden çıkan eşyaları gösterdi. Kaza anında üzerinden çıkanlar… Alyansı, kol saati, bazı kağıtlar ve bir de ufak bir not… Notu elime alıp okurken; Güzide hemen yanımda oturuyordu. Kısa bir şiire benziyordu;
‘’İç içe üç kalp,
selviler boyu …
Klamence’nin anlattığına kulak ver;
beni affet.”
Kaza geçirdikleri yolun kentin diğer ucuna giden otoban olduğunu ve birkaç kilometre sonra Klamence Parkı’na varacaklarını anladığımda tüylerim ürpermişti. Fakat Güzide’nin bunu hiçbir zaman anlamadığını ve de anlayamayacağını bilerek kağıdı katladım. Alyansın hemen yanına koydum. Eşyaları çıkardığı örtüye geri sardı ve bir daha çıkarmamak üzere sonsuzluğa kaldırdı. |