Kuyu

Akşam olmak üzereydi.Güneş tam karşımdaki dağın arkasına doğru yana döne batıyor,ışıkları ağaçlardaki yapraklardan süzülüp yüzüme vuruyordu.Yamacın arkasından göğe yükselen beyaz dumanlardan ve etrafta yer yer çapalanmış,düzeltilmiş ve ekilmiş olduğu belli olan topraktan anladım ki;biraz daha gayret edersem,nihayet bir köye varmış olacaktım. Adımlarımı sıklaştırıp biraz daha süratle gitmek istedim ama nafileydi…Öyle yorulmuştum ki;bacaklarıma demirden birer ağırlık bağlanmışlar gibi zorlukla yürüyebiliyordum.Fakat yine de acele etmeliydim.Çünkü eğer hava kararmadan köye varamamış olursam,köyün köpekleri karanlıkta gelen bu misafiri pek iyi karşılamazlardı.Hava henüz aydınlıkken köyün meydanına inmiş ve birkaç köylü ile karşılaşmış olmam gerekiyordu.

Bacaklarımdaki ağrılara aldırmadan ve iyice acıkan karnımın gayreti ile yamacı tırmandım.Toprağın üzerine serili kayalardan birinin üzerine çıkıp aşağıya,dağın eteklerine serpiştirilmiş köye doğru baktım.Az kalmıştı.Kendimi bayırdan aşağı vurup indiğimde,köye varmış olacaktım.

Bayır aşağı inerken üstümü başımı biraz olsun düzelttim.Sırtımdaki hırkayı tozdan topraktan arındırdım.Mintanımın düğmelerini ilikledim.Kasketimi başıma oturttum.

Derken karşıma,ilk bahçe çitleri çıkıverdi.Çitlerin arasından dolaşıp geçtim.Köylüler sağlı sollu sürgünlerde ektikleri küçücük haklilerini,toprak anaya emanet etmişlerdi.Arklarına dikkat ederek bahçeleri aştım.Suraf sırıklarını,meklaları,bentelleri birer birer geçtim.Yüksek selvi sıralarının arkasında, köyün ilk evleri kendini gösterdi.

Uzaktan gördüğüm birkaç çocuk,yanlarındaki köpeklerle koşarak yanıma geldiler.Aramızdan geçen ince bir akarsuya tutturulmuş tahta köprüde buluştuk.Köprüye çıkıp yürüyerek karşıya geçtim.

Çocukların bana taraf geldiğini göre birkaç köylü,ellerinde urbalarla ayaklanıp bana taraf yürümeye başladılar.Karşılıklı yürüye yürüye nihayet ortada buluştuk.

-Merhabalar!

-Hoş geldin genç!Ne taraftan böyle?

-Uzaklardan…Bir gezginim ben.Yolum buralara düştü.Misafir kabul eder misiniz?

Çocuklar etrafımızda iler geri koştururken,köylülerle birlikte köy kahvesine kadar yürüdük.Kahve;koca bir çınarın dibine dikilmiş yüksek perdelerin ortasına serpilmiş küçük tabureler ve sehpalardan oluşuyordu.Bir sürü köy sakini taburelerde oturmuş bir şeyler içiyor ve sohbet ediyorlardı.Bizi görünce sustular.

-Merhabalar!

Oturan köylülerden sessiz bir hoş geldin geldi…Kimi mırıldanarak,kimi elini göğsüne koyarak,kimi başıyla cevapladı.

Birer tabure çekip oturduk.Hemen sıcak bir içecek geldi.Bardağı minnetle alıp teşekkür ettim.Bir yudum aldım.Koyu kırmızı renkliydi ve şekerli bir tadı vardı.Çok lezizdi.İştahım iyice açıldı.

-Demek gezginsin genç adam…Nereleri gördün,nereleri gezdin?Hangi rüzgar attı seni buralara?

-Yukaşlar’dan yola çıktım.Güzdü…Kışı Gahle’de geçirdim.Tomansa’da kaldım.Baharla birlikte Pehfad’a doğru yol aldım.Oradan ayrıları fazla olmadı.Yakınlarda sizi gördüm ve geldim.

-İyi yapmışsın. Buralara Katre derler …Elli küsür hane yaşarız.Babalarımızdan miras toprakları eker,döver,geçinir gideriz…

İçeceğim biterken köy meydanına doğru bakıyordum ve bir şey fark ettim:Meydanda çok sayıda kuyu vardı.Ama çeperleri özenle örülmüş kuyuların salma ipleri ve makaraları yoktu.Herhalde kurumuş kuyulardır diye düşündüm.

-Haydi eve gidelim.Karnımızı doyuralım.

Kalktık.Hava alaca karanlığa dönerken,ince köy sokaklarına daldık.Düzenli,tertipli bir köydü.Evlerin sıvaları yeni,bahçe kapıları ve çitleri boyalı,ocakları parlaktı.Bir kaç kişiyle selamlaştık.Dikkat ettim;meydanda gördüğüm kuyulardan her yerde vardı.Neredeyse her evin yanında ve çeşitli boş alanlarda,aynı biçimde yapılmış kuyular vardı.Meraklanıp sordum:

-Bunca kuyu kurumuş herhalde?

Köylü cevap vermedi.Duymadı sandım.Tekrarladım.

-Diyorum ki;bu kadar kuyu kurumuş herhalde,öyle mi?

Aniden durdu.Beni de kolumdan tutup durdurdu.Sağa sola şöyle bir baktı.Sonra kaşlarını çatıp sesinde tehditkar bir tavırla;

-Sen yemeğini ye,yatağını serelim,uyu…Sabah da erkenden yoluna devam et gezgin adam.Boş ver şimdi soru sormayı,anladın mı?

-Anladım.Soru yok.Tamam.

Evlerine girdik ama ben de iştah kalmamıştı.Korkmuştum.

Evin bahçesinden geçerken,o kocaman kuyuların birinin hemen dibinden geçip kapıya varmıştık ve iyice korkmuştum.

Acaba bunlar kuyu değil de,mezar falan mıydı?Seyahatlerimde o kadar garip yerler,tuhaf insanlar görmüştüm ki;Katre’nin kuyularının aslında birer mezar olması garibime gitmezdi.

Hanede iki ufak çocuk ve bir de genç ve güzel bir kız bizi karşıladı.Sofadan içeri geçtik.Genişçe bir salonda,duvarlara boydan boya çakılı sedirlere oturduk.Pencere kenarındaki sedirde yaşlıca ve kör bir kadınla,köylünün karısı olduğun tahmin ettiğim bir kadın oturuyorlardı.İçeriden ekmek kokusu geliyordu.Karnımın gurultusunu duyacaklar diye ödüm koptu.

Genç kızla annesi,salonun ortasına bir sofra kurdular.Onlar öteberi götürüp getirirlerken,yaşlı kadın beni yanına çağırdı.

-Yaklaş bakayım delikanlı.

Kalkıp yanına yanaştım.Eğildim.Ellerini yüzümde gezdirdi.Yanaklarımı okşadı.

-Temiz bir çocuksun sen.Tanrı misafirisin.Yol kokuyorsun.

-Gezginmiş ana…Yolu bu taraflara düşmüş.

Kadın ellerini yüzümden çekip pencereye döndü.Geri gelip yerime oturdum.Sofra kuruldu.Yaşlı kadının önüne bir örtü serip,ayrı bir tepside yemeğini verdiler.Yemekte haşlanmış keylik,dilim dilim doğranmış banlut ve daha önce yemediğim kadar taze çetfik vardı.Tahta kaşıklar simsiyah boyanmıştı.Tabaklar da siyahtı.Garipti.Ama her yerin kendine göre bir adeti vardır diye düşündüm.Güzelce karnımı doyurdum.Bir ara kızla göz göze geldim.Hemen başımı önüme eğdim.

Sofrayı kuranlar topladı.Köylü ile birlikte arka bahçeye çıktık.Bana kümesi ve hayvanlarını gösterdi.Kendi eliyle sardığı ağır bir sigara ikram etti.Pek konuşmuyordu.Sigaramızı içerken,kız elindeki tepside bardaklarla geldi.Kahvede içtiğim şeydendi.Çok leziz bir içecekti.Ne olduğunu soracaktım ama eve gelirken aldığım ikazı hatırlayınca sustum.

Sırtımızı evin duvarına verip içeceklerimizi içtik.Uzaklardan havlayan köpeklerin sesinden başka hiç bir ses yoktu.Başımı çevirip göğe baktım.Açıktı.Binlerce yıldız yanıp sönüyordu.Ayın parlak ışığı dağın yamaçlarına vuruyor,tuhaf gölgeler bir büyüyüp bir sönüyordu.

Köylü müsaade isteyip hacetini gidermeye gitti.O gidince,içerideki çocuklardan biri yanıma geldi.Elinde bir kağıt ve kalem vardı.

-Bana bir yıldız çizsene?

-Yıldız?

-Evet.

Kağıdı ve kalemi elime alıp,beceriksiz çizgilerle bir gök çizdim.Ortaya kocaman bir Ay kondurdum.Etrafına da sönüp yanan yıldızlar yaptım.

Çocuk kağıdı eline alıp ay ışığına tutarak baktı.Gözleri kocaman açıldı.Çok güzelmiş,dedi.

Köylü geldi.O gelir gelmez çocuk içeri kaçtı.

-Yatalım mı artık?Uykun gelmiştir.

İçeri geçtik.Yaşlı kadın görmeyen gözleri ile hala pencereden dışarı bakıyordu.Yanına oturan kadın bir yumak ip almış,dizinin dibinde oturan kızıyla birlikte uğraşıyorlardı.

-Yatakları serin de uyuyalım artık,geç oldu.

Anne ile kızı kalktılar.İçeri gittiler.Uyumadan önce tuvalete gitmek istedim.Köylüye söyledim.Ön bahçede olduğunu söyledi.Sofadan geçip çıktım.Bahçedeki seyrek basamaklardan yürüyüp geçerken,tam kuyunun yanında durdum.Dönüp eve baktım ve arkamdan kimsenin gelmediğinden emin olduktan sonra eğilip kuyuya baktım.Dibinde ışıl ışıl su vardı…Kuyunun çeperleri o kadar temizdi ki;neredeyse hiç yosun yoktu.Gariplik;kuyudan su çekmek için makarasının ya da kovasının olmamasıydı.Geri çekilip kuyunun önünü arkasını şöyle bir kontrol ettim.Son derece ince bir işçilikle örülmüş,sıvası incecik yamanmış,tertemiz bir kuyuydu.Anlayamadım ve daha fazla geç kalarak dikkat çekmemek için tuvalete gittim.

Tuvaletten çıktıktan sonra,evin giriş kapısının hemen dibindeki musluktan akan buz gibi suyla,elimi ayağımı güzelce yıkadım.Dişlerimi ovdum,saçlarımı ıslattım.İyice ferahladım.Musluğu kapatırken,çocukların ikisi de dışarı çıktılar.Yanıma geldiler.Onlar da ellerini yüzlerini yıkayacaklardı.Birbirleriyle şakalaşarak yıkandılar.Sonra musluğu kapatırlarken,benden istediği resmi çizdiğim çocuğun başını okşayarak sordum.

-Şu kuyuyu hiç kullanıyor musunuz?

-Kullanıyoruz tabi.

-Nasıl su çekiyorsunuz?

Çocuk,çocuklara has bir şaşkınlıkla yüzüme baktı.

-Su çekmiyoruz ki…

-Nasıl kullanıyorsunuz o zaman?

Birbirlerine baktılar.Sonra koşarak kuyunun yanına gittiler.Ben de arkalarından gittim.İkisi de kuyunun ağzından içeri başlarını uzatıp,kuyunun dibini izlemeye başladılar.

Biri diğerine bir şeyler gösterdi.O da bir şeyler söyledi.Sesleri kuyunun içerisinde yankılanıp duruyordu. Eğilip ben de baktım.

-Bak,yıldızları görüyor musun?

Suyun üstündeki yansımada hafif hafif titreyen yıldızları gördüm.Kuyunun berrak suyu üzerinde,kocaman bir gök gülümsüyordu.

İkisi de doğruldular.Sonra koşarak eve doğru gittiler.Ben de arkalarından acele adımlarla yürüyüp eve girdim.

Kız odamı gösterip kayboldu.Yatağım içerideki ufak bir odaya serilmişti.Bacaklarımdaki ağrının yorgunluğuyla,sabun kokan yorgana iyice bürünerek derin bir uykuya daldım.

Enfes bir rüya görüyordum ki,omzuma biri dokundu…Uzun zamandır seyyah olmamın verdiği alışkanlıkla ne kadar derin uyursam uyuyayım,bir çırpıda ayılabiliyordum.Gözlerimi açıp baktım.Perdenin arasından vuran ay ışığının zayıf parıltısında,genç kızın parmağıyla sus işareti yaparak bana baktığını gördüm.Doğruldum.Gözlerimi ovuşturdum.Rüyadayım sandım ama değildim.

Fısıltıyla;

-Sakın ses çıkarma,babam duyarsa ikimizi de öldürür.

-Ne oldu,ne istiyorsun?

Usulca kalktı.Pencereye yöneldi.Perdeyi araladı.Eliyle gelmemi işaret etti.Yorganı üstümden atıp kalktım.Yanına yanaştım.Parmağıyla yukarıyı,göğü gösterdi.

-Bak…

Başımı kaldırıp baktım.Koyu karanlık gökte parlayan yıldızları gördüm.Ay yavaş yavaş bulutlanıyordu.

-Ne görüyorsun?

-Gök yüzünü.

-Başka?

-Yıldızlar,ay…

-Başka?

-Başka bir şey yok.

-Ne renk?

Dönüp kızın yüzüne baktım.Bana bakarak konuşuyordu.Tekrarladı.

-Ne renk?

Sedire oturdum.Omzumu sarsarak,yalvaran bir sesle tekrar sordu:

-Haydi söylesene…

-Karanlık…Koyu mavi karanlık.

Derin bir iç çekişiyle yanıma oturdu.Başını hafifçe omzuma dayadı.Tam soracak oldum,kalktı.Hiç bir şey demeden odadan çıktı…Kalkıp tekrar pencereden baktım;yanıp sönen yıldızlar ve bulutların arasında kaybolmuş aydan başka bir şey göremedim.Bahçedeki kuyunun çeperleri ışıl ışıl parlıyordu.Başka bir şey yoktu.Tekrar yatağıma girdim.Bu garip köyü sabah erkenden terk etmeyi düşünerek uykuya daldım.

Sabah çocukların gürültüsü ile uyandım.Kalkıp gece yaşadığım tuhaflığı düşünerek üstümü giydim.Yatağımı toplayıp odadan çıktım.Ev halkı çoktan uyanmıştı.Yaşlı kadın yine aynı yerinde,görmeyen gözleri ile pencereden dışarı bakıyordu.Kız elindeki tepside kahvaltılıklarla yanımdan geçti.O an fark ettim;tepsi simsiyahtı…

Hep birlikte kahvaltı ettik.Köylü kahvaltı boyunca hiç konuşmadı.Dikkat ettim;O konuşmazsa hiç biri konuşmuyordu.Hatta çocukların bile çıtı çıkmıyordu.Kahvaltıdan sonra sedirlere oturduk.Çocuklar ellerinde tahtadan oyuncaklarla odanın orta yerinde oynarlarken,evdeki herkese teker teker baktım.Pencere kenarındaki yaşlı kadın,köylünün karısı,çocuklar ve genç kız…Hepsinde bir hüzün vardı.Hepsinin yüzlerinde bir solgunluk,adını koyamadığım bir karanlık vardı…Evin duvarları bomboştu.Üzerinde oturduğumuz sedirlerin dışında,başka hiçbir eşya yoktu.Kahvaltı tepsisi,kaşıklar,tabaklar simsiyahtı.Sessizliği bozan köylü oldu.

-Yolculuk nereye şimdi?

-Bilmem…Tanrı bilir.

-Batıya doğru gidersen,akşama varmaz bir köy çıkar karşına.Orada belki bir de iş tutturursun.Ne de olsa kış geliyor.

Kalktı.Ben de kalktım.Kız kapının ağzına geldi,durduk.Cebimden,Gahle’de tanıştığım bir terzinin hediye ettiği işlemeli deri keseyi çıkardım.Köylünün karşısına dikildim.

-Beni evine kabul ettin,karnımı doyurdun,yatağımı serdin.Bu benden bir armağan olsun.

Deri keseyi uzattım.Aldı.Elinde yuvarladı.Burnuna yaklaştırıp kokladı.Sonra cebine koydu.

Kapıdan çıktık.Ayakkabılarımızı giydik.Çocuklar kapıdaydılar.Başlarını okşadım.Kızla göz göze geldik.Başımı hafifçe eğerek hoşça kal dedim.O da aynı sükunetle cevap verdi.

Seyrek basamakları birer birer inerek bahçeden çıktık.Hemen karşıda, evin bahçesindeki kuyunun aynısını gördüm.Akşam gelirken alaca karanlıkta dikkat edememiştim;köy meydanına inene kadar onlarca kuyu gördüm.Hepsi birbirinin bire bir aynısı kuyulardı…Ve çoğunun başında toplanmış köylüler,kadınlar,erkekler,bazılarında yaşlılar,bazılarında çocuklar vardı. Hepsi eğilmiş,kuyuların içine bakıyorlardı.Hepsinin yanından birer birer geçerek köy meydanına kadar indik.Ama merak içime o kadar yerleşmişti ki;kuyuların esrarını çözmeden gitmemeye kadar verdim.

Köy kahvesine vardık.Kahve kalabalık sayılmazdı.Küçük taburelerden birine iliştik.Bu sefer çay geldi.İyi oldu.Epeydir çay içmemiştim.Ve gariptir;çay tabakları da simsiyahtı… Çayımız içerken,köylü kısa cümleleriyle bir ihtiyacımın olup olmadığını sordu.Sonra cebinden bir mendil çıkardı.Mendili araladı.Arasında sarı-yeşil renkte karışık bir ot vardı.Hemen tanıdım:sezcehti…Çok kuvvetli bir ottu.Azıcık çiğneyip tükürünce insana güç kuvvet veren,hastalıklara iyi gelen ve kaynatılıp içildiğinde yaraları iyileştiren bir ottu.Sezceh’in hikmetlerini Zuleyf’te de duymuştum.Bana uzattığı mendili sevinerek aldım.Bir gezgin için seyahatte kuvvet verecek,hastalıklara,zehirlenmelere iyi gelecek bir tutam ottan başka,daha faydalı bir şey olamazdı.

Çaylarımız bitti…Gitme vaktimin geldiğini anladım.Ama köyden ayrılmadan önce bütün cesaretimi toplayarak,kuyuların esrarını tekrar sormak istedim.Kafamda cümleleri teker teker kurdum.O sırada ikimiz de ayağa kalkmıştık.Tam yüz yüze gelmiş ve vedalaşacakken,yutkundum.

-Gidiyorum fakat bir şey soracağım.Öfkelenmek yok.

Kaşlarını çatıp ne soracaksın dercesine baktı.Tam cümleme başlayacaktım ki;meydan kadınlardan yükselen feryatlarla sarsıldı..Kadınlı erkekli bir kalabalık,aralarında koşuşturan çocuklarla birlikte feryat figan ederek ortalığı toz dumana katmışlardı.Koşar adımlarla kalabalığa vardık…Gördük ki;köylünün karısı kendini yere atmış ”Gitti,gitti“ diye bağırıyor,yanındakiler O’nu kaldırmaya uğraşıyor,birileri yüzüne su çarpıyor ve ağlaşıyorlardı.Köylü,hemen karısının karşısına çömeldi.Telaşla sordu.

-Ne oldu kadın!Kim gitti!Sana diyorum,kim gitti?

-Gitti,gitti! Kız kuyuya düştü adam,kız kuyuya düştü!

Adam başını avuçlarının arasına aldı ve dövünmeye başladı.Çocuklar ağlaşıyor,erkekler ah vah ediyor ve o sırada kalabalığın arasında yeni fark ettiğim yaşlı kadın bile,kuru göz yaşlarıyla ağlıyordu.

Ne yapacağımı şaşırdım.Kadınla adamı kucaklayıp bir ağacın dibine yüzü koyun yatırdılar.Onları sırtüstü çevirmeye yeltendim;kuvvetle koluma yapışıp mani oldular…Köylü ve karısı ağacın dibine yüzü koyun uzanmış,ağlıyorlardı.Etraflarında bizler ayakta dikilmiş,öylece duruyorduk.

Derken evdeki çocuklardan biri koşarak yanımıza geldi.Babasının yanına eğildi.Kulağına bir şeyler söyledi.Adam doğruldu.Sonra karısını kolundan tutup kaldırdı.Üstlerini başlarını çırptılar.Köylülere döndü.

-Kız kuyudan çıkmış,evdeymiş.

Ne sevindiler,ne güldüler ne de başka bir şey…Kalabalık,yere baka baka dağıldı.Meydan da sadece köylü,karısı,anası ve bir de ben kaldık.Kafam allak bullak olmuştu.Köylü karısına döndü.

-Sen anamı da al,eve git…Biz de geliyoruz.

Köylünün karısı yaşlı kadının koluna girdi.Ağır ağır yürüyerek uzaklaştılar.Tepemizdeki güneşin altında,köylü ile kalakaldım.İki eliyle omuzlarımı tuttu.

-Seni Tanrı göndermiş…Haydi eve gidelim.

-Neler oluyor,hiçbir şey anlamıyorum?

-Evde anlatırım.

Sabah geldiğimiz yoldan yürüyorken,evde beni neyin beklediğini merak ediyor ve dün akşam vakitlerinde geldiğim köyde yaşadığım onlarca tuhaflığı düşünüyordum.Dönüş yolunda,yol boyu kuyuların hepsinin boşalmış olduğunu gördüm.Sabah kuyulara bakan o kadar meraklı köylü,bir anda yer yarılmış da içine girmişler gibi yok olmuşlardı.

Eve vardık.Bahçeden geçtik.Kapı açıktı…İçeri geçtik.Yaşlı kadın çoktan penceresinin altına geçmiş,oturuyordu.Hemen karşısındaki sedire de kız ilişmişti.Saçları hala ıslaktı.Çok güzel ve mutlu bir hali vardı.Köylü bana döndü.

-Anamı görüyor musun?

-Evet.

-Neden kör,biliyor musun?

Başımı iki yana salladım.Hiç bir fikrim yoktu.

-Gençliğinde,işte bu deli kız gibi bir gün iyice şaşırmış,kendini kuyudan aşağı bırakmış.Çıkarken de mecburen göğü görmüş olmuş.Mekanı cennet babam da,ateşte kızdırdığı maşayı kaptığı gibi,anamın gözlerini dağlamış…

Dehşetle yaşlı kadının yüzüne baktım.Hissetmiş gibi O’da dönüp bana baktı.Göz yuvalarında buruşmuş iki kör nokta ile göz göze geldim.

Köylü devam etti.

-Bizde göğe bakılmaz.Yasaktır.Güneşi,ayı,yıldızları,bulutları çıplak göremeyiz.Aynadan,levhadan,sırdan da bakılmaz…Ancak suda eriyip titremişse,o vakit bakabiliriz gök yüzüne.Ötesi yasaktır…

Duyduklarıma şaşırdım.Fakat köylünün kendinden emin ses tonu ve Tanrı kadar yürekten inandığı bu şeyi anlatırken ki bilge haline saygı duydum.Yaşlı kadın söze girdi.

-Hayat yerdedir oğul.Ayağını bastığın topraktadır.Topraktan geldik,toprağa gideceğiz.Göğe bakmak günahtır…İnsanın dimağını aldatır.Kuş olup uçmak,yıldız olup parlamak,güneş gibi ısıtmak istersin.Masmavi bulutlar gibi gezmek,gönlünce süzülmek,dilediğin dağa sarılmak istersin.Nefsini açar gök…Bundan ötürü yasaktır gökyüzü…Gençtim,bir günah işledim.Gözlerimi verdim.Tanrım affetsin ama bu karanlık göz bebeklerimde,hala o mavilikler var.

Köylü eliyle kızını işaret etti.

-Bu kız artık bir günahkar…Çünkü nefsine sahip olamadı.Cezası;gözlerinin dağlanmasıdır.Ama eğer O’nu alıp buralardan götürürsen,kör olmaktan kurtulur.Ne diyorsun?

Kıza baktım.O kadar yalvaran gözlerle bakıyordu ki…Gözlerinde,göğü ilk kez görmüşlüğün verdiği heyecan,coşku ve mutlulukla birlikte,son gördüğü şeyin;sabah maviliği olması ihtimalinin korkusu vardı.O’nu bırakamazdım.

Kapıda köylü ile vedalaştık.Çocuklardan biri,gece çizdiğim gök resmiyle gözünde yaş,ablası ile kucaklaştı ve vedalaştı. Diğer çocuk ve kızın annesi ise kapıya bile gelmediler.Sadece tam çıkacakken;yaşlı kadının sesini duyduk:

-Tanrı yolunuzu açık etsin!

Batıya doğru yükselen patikalarda yürürken hiç konuşmuyor ve ben ara sıra O’na bakarken,kız gözlerini alev kızıllığıyla dağların arasına usul usul uzanmakta olan güneşten hiç ayırmıyordu.Bu kez ben sordum.

-Ne görüyorsun?

-Göğü,güneşi,özgürlüğü…

-Ne renk?

Döndü,yüzüme baktı.Durduk.Tekrarladım.

-Ne renk?

-Biz hangi rengi istersek.

 
Bu yazı 08.07.2008 tarihinden itibaren 160 kez okunmuştur.