Mehmet Güroğlu ve karısı Esra Güroğlu oturma odasındaydılar ve tüm gece uyumamışlardı. Esra Güroğlu ağlamaktan şişmiş gözlerini silerek pencerenin önünde duran Mehmet’e baktı. İçinden kalkıp ona vurmak geliyordu. Kızımı getir bana, diye bağırmak, her şeyi dağıtmak istiyordu. Ama bir yandan da Mehmet’in son yarım saattir öylece camdan dışarı bakması acıma hissi uyandırıyordu içinde. Ona sarılsa mı dövse mi bilmiyordu.
Mehmet’in üzerinde hâlâ paçaları çamurlu pantolonu vardı. Gömlek üzerinde kurumuştu. Pencereden dışarı bakıyor ve insanları inceliyordu. Aklında hiçbir şey yoktu. Düşünceleri çok zayıftı. En ufak bir fikir bile yürütemiyordu.
Son olarak benden ne istiyorlar, diye düşündü. Sadece o arazi için bunu yaparlar mıydı? Ne vardı o arazide?
Esra ayağa kalktı ve mutfağa gitti. Bir bardak su doldurdu ve yarısını içti. İçinde bir boşluk oluşmuştu. Bu boşluğu doğru düşüncelerle gidermek mümkün değildi. Gece boyunca bağırmış, ağlamış, susmuş ve sonra tekrar bağırmıştı. Şimdi düşününce kocasının kendisini sakinleştirmek için harcadığı çabayı takdir ediyordu. Sonuçta onunda kızıydı ve böyle olsun istemezdi.
Bardak elinde salona geri döndüğünde Mehmet salonda değildi. Diğer odaya baktı. Yoktu. Sonra diğer odalara baktı. Yoktu. Tekrar salona döndüğünde içini saran boşluk bir anda büyüdü ve kendini bırakarak ağlamaya başladı. Sarı saçları yüzünü örtüyordu. Her zaman ağlarken olduğu gibi kimse yüzünü görmesin diye saçlarıyla yüzünü örterdi ama şimdi onu görecek kimse de yoktu. Kızı da yoktu. Sarılıp ağlamak istediği kocası da yoktu.
Profesör yarın ki uçak yolculuğu için bavulunu hazırlıyordu. Yatak odası biraz dağınıktı ama bunun önemi yoktu. Profesör sabaha karşı eve geldiğinde evin her köşesinin fotoğrafını çekmişti. Gece buraya kim gelmişse gerçekten önemli bir şey aramış olmalı, diye düşünüyordu. Bunu düşünürken de gülümsüyordu. Bir saate kadar temizlikçi kadın gelecek ve evi toplayacaktı. Profesör hiçbir şeye dokunmamıştı. Sadece yatak odasında beş günlük seyahati için gerekli eşyaları topluyordu.
Bu sabah hava güzeldi. Bulutlar dağılmamıştı ama güneş parlıyordu. Pencereden dışarı bakarken acaba bende bu kadar önemli ne var, diye düşündü ve gülmeye başladı.
Seda sabah altıda kalkmış ve raporunu bir saatte yazmıştı. Aslında daha kısa sürede de yazabilirdi ama biraz daha düşünmek için ara vermesi gerekmişti. Önemli ayrıntıları yakalamak ve patronun açık bulamayacağı bir rapor yazmak istemişti. Ama şimdi binanın merdivenlerini çıkarken patronun her zaman bir açık yakaladığını düşünüyordu ve eğer bu raporunda da bir açık (önemli bir açık) bulursa işinin bittiğinin farkındaydı.
Seda kapıdan girince Rıfat’ı gördü.
Rıfat gece geç saatlere kadar uyumamış. Kendisini artı bir durumundan kurtarmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşünmüştü. Buna raporu en iyi şekilde hazırlayarak başlayabilirdi. Yazacağı fazla bir şey olmamasına rağmen ağırlıklı olarak Sami’den bahsetmişti. Küçük kız konusunda da en iyi iki adamını yolladığını yazmıştı. Burada ince bir ayrıntıya da yer vermişti. Neden işi kendisinin halletmediği sorusuna yanıt olarak Seda’nın orada olacağını belirtmişti. Patron asla açık olarak bir şey sormazdı ama aklından bu sorunun geçeceğine emindi Rıfat. Çünkü eğer Seda orada olmasaydı kız ellerinde olmayacaktı. Bunu kabullenmenin en iyisi olacağı sonucuna varmıştı ve böyle yazmıştı.
Seda ve Rıfat yan yana geldiklerinde ikisi birden açılan kapıya doğru döndüler ve içeri giren Metin’i gördüler.
Metin yatağa girer girmez uyumuştu. Alıştığı rahat yatağında düşüncelerinin giderek zayıflamasının ve yarı uyanık bir halde görmeye başladığı rüyaların tadını çıkararak uykuya dalmıştı.
Metin ikilinin yanına yaklaştı ve ‘’Merhaba arkadaşlar,’’ dedi. Yatağında geçirdiği güzel geceden sonra neşeliydi.
‘’Ne zaman döndün?’’ diye sordu Rıfat.
‘’Dün gece,’’ dedi Metin. ‘’Ee, ben yokken neler oldu bakalım?’’
Rıfat’ın bakışları Seda’nın bakışlarıyla birleşti. Seda tekrar Metin’e baktı. Metin ikisinin elinde ki raporlara baktı. Kaşlarını hafif kaldırarak tekrar Seda’nın ve Metin’in yüzüne baktı. Arkadan yaklaşan biri ‘’Hey,’’ diye seslendi. ‘’Patron sizi bekliyor. Acele etseniz iyi olur.’’ Üçü birden dönüp adama baktılar.
Ceyhun saat sekiz otuzda evden çıktı. Ondan yarım saat önce evinden ayrılan Deniz yüksek bir kafede çay içiyordu. Bulunduğu yerden dün gece Ceyhun’la Seval’in karşılaştığı yeri görebiliyordu. Kendisinin bulunduğu yeri de görebiliyordu. Ağacın arkasında ne kadar geri zekâlı davrandığını hatırlıyordu ama şimdi bununla kafasını yoracak değildi. Yanında bir bıçak vardı. Aşağıda ki cadde kalabalıktı. Parkta sabah koşusuna geç çıkan insanlar vardı. Kimisi çimlerin üstüne oturmuş dinleniyordu. Bu sabah güneş fazlasıyla parlıyordu. Ve Deniz’in aklına gelen ilk plan şöyleydi; Sallana sallana gelen ve banka oturan Ceyhun’a doğru yaklaşacak ve yanına oturup önce ateş isteyecekti. Ceyhun ne derse desin o an bıçağı yan taraftan sokacaktı.
Çayından bir yudum daha aldı ve arkasına yaslanarak gülümsedi. O an güzünün önüne geliyordu ve bu sahne Deniz için bir ölüm sahnesi değil bir başlangıç, yeniden doğuş sahnesiydi. Güneşin parladığı, hayatının en parlak sahnesi olacaktı.
Mehmet otlarla kaplı arazinin ortasında ayakta duruyordu. Etrafına bakındı. Yüksekçe bir tepenin üzerinde ki bu arazinin kuzeyinde boğaz manzarası vardı. Etrafında villalar yapılmıştı ve birçoğu da hâlâ inşaat halindeydi. Arazinin etrafını tel örgüyle çevirmemişti. Burası şirketin değil kendi arazisiydi. Dedesinden miras kalmıştı. Babası olmadığı için dedesi ölmeden önce şirkette ki hisselerini ve bu araziyi sana bırakıyorum demişti.
Evinde ki yatağında yatarken Mehmet son anda yetişmişti. Dedesi mirasının bir bölümünü de Yaşlıları Koruma Derneğine bırakmıştı. Bu dernek bir çatı altında toplanan insanların yardımlar sayesinde ülkenin çeşitli yerlerine huzur evleri açıyor ve yardımlarda bulunuyordu. Dedesi son olarak bu araziden bahsetmişti. ‘’Orası senin,’’ demişti. Boğazını tıkayan bir şey varmış gibi gelmişti Mehmet’e. Onu çıkarmak istemişti o zaman.
‘’Orası senin. Oraya iyi bak. O arazi bizim aile için önemli. Bunu sana baban öğretmeliydi ama ne yazık ki yapmadı. Benim de bunu sana öğretecek zamanım yok ama bir gün öğreneceksin. Sen…’’
Dedesi başka bir şey diyemedi. Önce boğazında ki şeyi çıkarmaya çalışıyormuş gibi öksürdü ama bu öksürük çok zayıftı. Sonra nefes alamamaya başladı. Ve öldü.
Burası kahrolası bir arazi işte, diye düşündü Mehmet. Sonra da ‘’Lanet bir arazi,’’ diye bağırdı. Kendisini duyan var mı diye etrafına bakındı. Kimse yoktu. Hiç bir şey yoktu.
Patron karşısında duran üç kişiye baktı ve el işareti yaptı. Seda ve Rıfat masaya doğru yaklaştılar ve siyah dosyaların içinde ki raporları masaya bırakırken birbirlerine baktılar. İkili geri çekilirken Patron ‘’Metin,’’ dedi. ‘’Senin raporunu yarın sabah istiyorum. O yaşlı bunakla ilgili her şeyi yazacaksın. Anladın mı beni?’’ Patron yine boynunda ki şişliğe dokundu ve hafifçe bastırdı.
‘’Tamam, efendim,’’ dedi Metin. Sessizlik çöktü içeri. Üçü de patronun ne diyeceğini merak ediyordu. Metin de olayları az çok öğrenmişti. Şimdi Sami’nin yerine kimin geçeceğine karar verecekti.
‘’Sami’nin durumu hakkında henüz karar vermedim,’’ dedi Patron. Ayağa kalktı ve cama doğru yürüdü. ‘’Sizden istediğim her şeyin normal şekilde devam etmesi ve Mehmet ve profesör işleriyle ilgilenmeniz.’’ Patron Metin’e bakarak ‘’Profesörle senin ilgilenmeni istiyorum,’’ dedi ve devam etti. ‘’Her şeyden bizzat haberim olacak. Anlaşıldı mı?’’
Metin başını eğdi. Patron Seda ve Rıfat’a döndü. ‘’Mehmet ile ikiniz ilgileneceksiniz. Ve o arazi hakkında ki her şeyle de ben ilgileneceğim… Umarım beni anlamışsınızdır. Bu iki konuda da aksilik istemiyorum.’’
Seval gece ne kitabını okuyabilmiş ne de doğru düzgün uyuyabilmişti. Saat dokuza geliyordu. Seval az önce evinden çıkmış, yürüyerek birkaç sokak ötede ki taksi durağına kadar gelmişti. Taksiye binerken Ceyhun’u düşündü. Saatine baktı ve yarım saat sonra parkta olması gerekiyordu ama Seval bunu yapmayacaktı.
Seval şirketin adresini tarif etti şoföre. Sonrada arkasına yaslanıp bu önemli meselenin ne olabileceğini düşündü… Aklına bir şey gelmedi. Sonra kitabı aklına geldi. Kitapta kapalı bir kutuda yaşayan kahraman… Gece evine giren Deniz ona ne kadar da benziyordu. Sahi, kimdi o? Ve daha da önemlisi ne kadar zamandır Seval’i gözlüyordu.
Camdan dışarı baktı ve aklında ki her şeyi dağıtmak istedi. Şoföre ‘’Daha hızlı gidebilir miyiz?’’ diye sordu. Taksici bir şey demedi ve gaza biraz daha bastı.
Seval şirketin binasına girdi ve karşısında ki kadına Kadir Beyle görüşeceğini söyledi. Kadının haberi vardı. Telefonla patronun sekreterine haber verdi. Biraz bekledi ve sonunda ‘’Sizi bekliyor,’’ dedi. ‘’Asansörle…’’
Seval ‘’Biliyorum, Teşekkürler,’’ dedi ve asansörlere doğru yürüdü.
Patronun bulunduğu katta indi. Arkasında asansörün kapısı tiz bir ses çıkararak kapandı. Saat dokuzu yirmi geçiyordu. Ceyhun’da taksinin kapısını kapattı ve etrafına bakındı. Hava güzeldi. Parkta insanlar dolaşıyordu. Cadde işlekti. Denize doğru yürüdü. Sonra ilerde dün gece oturduğu bankı gördü. Bankta oturan kimse yoktu. Telefonunu çıkardı ve Seval’i aramayı düşündü ama henüz erkendi. Banka doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.
Deniz bardağı aldı ve son yudumu içerken Ceyhun’u gördü. Çayı aceleyle bitirdi. Sonra Ceyhun’u izledi. Garsona hesabı ödedi ve oradan ayrıldı. Hızlı adımlarla aşağı indi. Caddeden karşıya geçtiğinde bir an Ceyhun’u göremedi ve aceleyle etrafına bakındı.
Seval içeri girdiğinde Kadir Balıkçıoğlu masasında oturuyordu. Seval masaya yaklaşırken aklını kurcalayan bir şey vardı ama tam olarak bunu doğrulayamıyordu. Arka planda durmadan çalışan bir şeydi ve öne çıkmıyordu. Masanın üzerinde el sıkıştılar. Seval patronun gösterdiği koltuğa oturdu.
Patron konuşmaya başladığında Seval’in kulağında bir ses çınlamaya başladı. ‘’Yalan söylüyorsun, yalan söylüyorsun…’’ Seval hafifçe kafasını salladı ve buna aldırmadı.
‘’Benimle konuşmak istediğiniz şey nedir?’’ diye sordu.
‘’Acele etme,’’ dedi patron. ‘’Başka şeyler için hiç vaktin yok, değil mi? Hemen her zaman iş. Sevgilin var mı?’’
Seval gülümsedi. Gözlerini kaçırdı ve ‘’Yok,’’ dedi. Tekrar patrona baktı ve ‘’Hemen her zaman iş,’’ dedi. ‘’Şimdi durum nedir?’’
Seval’in kulağında yine o ses çınladı. Aklından bir diyalog geçiyordu. ‘’Sana neden yalan söyleyeyim… Çünkü benden kurtulmak istiyorsun… Aslında sabah ve aynı yerde…’’
Patron profesörden bahsetmeye başladığında Seval’de sinirlenmeye başlamıştı. Patronun sözünü keserek ‘’Acaba kahve almam mümkün mü?’’ diye sordu. Patron ‘’Tabi,’’ diyerek sekreterine kahve getirmesini söyledi. Sonra da devam etti.
Deniz Ceyhun’u gördü. Bankın uzağında denizin dibinde ayakta duruyordu ve elinde telefon vardı. Deniz telefonu görünce gülümsedi. O seni istemiyor ki, diye düşündü. O güzel kız seni istemiyor işte. ‘’İs- te- mi –yor.’’
Ceyhun saate baktı dört dakikası vardı. Sonra arkasını dönüp banka doğru yürüdü. Deniz saklanma ihtiyacı duymadı. Burada ki onlarca insandan biriydi ve Ceyhun kendisini fark edemezdi. Onun gözleri tek bir kişiyi arıyordu.
Deniz sabırsızlanmaya başladı ve caddenin karşısına geçerek Ceyhun’un oturduğu banka doğru ağır adımlarla yürüdü.
Seval patron sözünü bitirdiğinde kahvesinden bir yudum daha aldı ve ‘’Peki, bu şey nedir?’’ diye sordu. Patron gülümsedi ve boynunda ki şişliği okşadı. ‘’Bilmiyorum,’’ dedi. ‘’ama öğreneceğim. Fakat bunun için vaktimiz olmayabilir. Yarından itibaren beş günümüz var.’’
Seval ‘’Tamam,’’ dedi ve patronun ilk anda sorduğu o soru geldi aklına. ‘Sevgilin var mı?’’ Aynı anda saatine baktı ve ayağa kalkarak telefonu çıkardı. Ceyhun’un telefonuydu bu ve aceleyle arama tuşuna bastı. Bir anda kalp atışları hızlanmıştı. Pencereye doğru yürürken telefon kulağındaydı ve alnında terler birikmişti.
Patrona baktı. Patron Seval’in yüzünde ki endişeyi fark etti. Bir şey demedi.
Ceyhun elinde evirip çevirip durduğu telefon titremeye başladığında heyecanlandı ve az kalsın telefonu düşürecekti. Arayan kendisiydi. Hemen açtı.
Seval saatine baktı. Tam olarak dokuz otuzdu. Telefon açılınca ‘’Ceyhun, hemen oradan uzaklaş. Beni duyuyor musun? Hemen oradan uzaklaş. Biri seni öldürecek.’’
Deniz’le Ceyhun’un arasında on adımlık mesafe vardı. Deniz bir eliyle montunun cebinde ki bıçağı tutuyordu.
Ceyhun hiçbir şey demedi. Birden ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Sakindi. Adımları hızlıydı. Caddeye doğru gidiyordu.
Deniz Ceyhun’un kalktığını görünce duraksadı. Bir an hiçbir şey düşünemedi. Araları giderek açılıyordu. Telaşa kapıldı. Sonra takip etmeye karar verdi.
Seval telefonu kapadı ve yerine oturdu. Patronla göz göze geldiler ama patron hiçbir şey sormadı. Gülümsedi ve ‘’Sekreterde senin için sarı bir zarf var,’’ dedi. ‘’İşine yarayabilecek her şey orada.’’
Seval’de gülümsedi ve ayağa kalktı. Teşekkür etti. El sıkıştılar. Patron Seval kapıdan çıkarken ‘’Unutma,’’ dedi. ‘’Raporları yazılı olarak istiyorum ve bu iş benim için önemli.’’
Seval döndü ve gülümsedi. ‘’Her şeyi hatırlıyorum.’’ Patronda gülümsedi.
Ceyhun caddenin karşısına geçti. Ara sokağa daldı. Kendisini biri izliyordu. Tekrar köşeyi döndü. Sinirleri gerilmeye başlamıştı. Yüzünde çizgiler belirmişti. Birkaç köşeden daha döndü ve tekrar ana caddeye çıktı. Bir iş merkezine girdi ve merdivenlerden yukarı çıktı. Caddeye bakan bir odaya daldı. İçerde iki kişi vardı. Ceyhun pencerenin önüne gidip aşağı baktı. İki adam şaşırmış Ceyhun’a bakıyorlardı. Ceyhun adamları fark edince gülümsedi ve ‘’Kusura bakmayın. Bir dakika sürmez,’’ dedi ve aşağısını gözetlemeye devam etti.
Seval dosyayı alıp çıkarken asansörün önünde telefonunu çıkardı ve Ceyhun’u aradı. ‘’Hadi aç şu telefonu. Aç…’’
Bu sırada asansör kata geldi. Kapıları iki yana açıldı ve Seda asansörden inerken Seval içeri girdi. Seda Seval’e dikkatle baktı ama Seval Seda’nın farkında bile değildi. Asansörlerin kapısı kapandı.
Ceyhun telefonu çıkardı ve açtı. ‘’İyiyim,’’ dedi. ‘’Biri beni izliyor.’’
‘’O bir deli,’’ dedi Seval. ‘’Güvende olduğuna emin misin?’’ diye sordu. Bu sırada Ceyhun birini gördü. Caddenin karşısında duruyordu. Bir eli montunun cebindeydi. Telaşlı gözüküyordu. Ceyhun Seval’e ‘’Nasıl biri?’’ diye sordu.
‘’Kısa kıvırcık saçları var,’’ dedi Seval. Bir şeyler daha söyledi ama Ceyhun dinlemedi. Kısa kıvırcık saçlar yeterliydi. Oradaydı.
Deniz etrafa bakınmayı bıraktı ve Evine doğru koşmaya başladı.
Bu sırada önce Ceyhun’un elinde ki telefona sinyal geldi. Sekreter meşgul tonunu duyunca diğer numarayı aradı. Sonra Seval’in elinde tutuğu telefona sinyal geldi ve sekreter tekrar meşgul tonunu duydu. Telefonu kapatırken şaşkındı. Patronu aradı ve ‘’İki numara da meşgul efendim,’’ dedi.